Kıskanmadım ki..


Parmaklarında nişan yüzükleri ile önümde ilerleyen genç çift, elele beyaz eşya mağazasına girdiler..
 
Ben, onları, hiç kıskanmadım ki..
 
 
 

Ot, Saman, Saf, Salak Biri Hırsıza El Sallarsa..


İnsan, Allah'a olan sevgisini unutmayagörsün, 'Allah'ın Evi' diye tabir edilen camilerde bile hırsızlık yapılabiliyor..

Bizim sokaktaki camiiye, son 10 gün içinde 3 kere hırsız girdi.. Kamerası olmasına rağmen, görüntülerin net bir şekilde ortada olmasına rağmen, imam odasının kapısını kırarak, rahat rahat içeri girebiliyor ve Allah'tan korkmadan günah işleyebiliyor..

Tüm hırsızlık eylemleri kötüdür ama bir camiide hırsızlık yapmak, benim kalbimin ve beynimin kabul edemeyeceği bir durum.. Bu sebeple olsa gerek; dün, hırsızı, iş üzerinde yakaladım ama hırsızlık yapabileceğini düşünmediğimden, yanımdan geçip gitmesine izin verdim..

...............................
...Dün, iş çıkışı, camii imamından bir kitap almak üzere camiiye gittim.. Kapıyı çaldım, hemen sonrasında içeriye girdim.. Daha önce hiç görmediğim, 20-25 yaşları arasında, hafif sakallı bir gençle göz göze geldik.. Camii imamının masasında oturmuş ve bana bakıyordu.. Gözlerinde tedirginlik, davranışlarında heyecanlı bir durum yoktu.. Yaklaşık üç haftadır cemaatten uzak olduğum için yeni bir müezzin geldiğini düşündüm.. Hocanın ismini vererek, kendisinin nerede olduğunu sordum.. "Buralardadır, durun çağırayım" mealinde bir cümle kurarak, kalktı ve yanımdan çıktı.. Ben de arkasından çıktım.. O, gayet sakin davranıyordu.. Oldum olası insanlara "kimsiniz, nesiniz, necisiniz" gibi sorular sormamış, etrafa meraklı gözlerle bakmamışımdır.. Bildiğiniz, Ot'um, Saman'ım, Saf'ım, salağım..

O genç, benden 1 dakika önce aşağıya indi.. Hocayı arıyormuş gibi sağa-sola bakınmaya başladı.. Ben ise diğer taraftan hocanın sesini duydum.. Baktım, telefonda konuşuyordu.. O gencin bulunduğu tarafa doğru gittim, niyetim, "Gel, ben hocayı buldum" demekti.. Baktım, genç camiiden az daha aşağı inmiş ama hâlâ hocayı arıyormuş gibi yapıyordu.. Camiiden azıcık uzaklaşınca şüphelendim.. Tekrar hocanın yanına gittim.. Az bekledim, telefon konuşması bitti.. Durumu anlattım.. Durumu anlattıktan sonra o gencin hırsız olduğunu öğrenmiş oldum.. Sağda-solda biraz aradık ama bulamadık.. Sonra kameralara baktık ve gencin bir saate yakın camii etrafında dolandığını, ikindi namazını cemaatle kıldığını öğrendik.. El ayak çekilince, imam odasına girip, sağı solu dağıtmış ve yaklaşık 5 dakika sonra ben, onu, yakalamışım ama hiç etrafa bakmayıp direkt çocuğun yüzüne baktığımdan ve saflığımdan, hırsızın yanımdan geçip gitmesine izin vermişim..

Dünden beri kendi kendime "Bu kadar salak olunmaz, bu kadar saf olunmaz, bu kadar çevresinden bihaber yaşanmaz" deyip hayıflanıyorum.. Ama olunuyor işte..


Hiç Değişmedim..

-- Gözlerim ne renk.. ?
-- Her renk..
-- Bu renklerin içinde en göze çarpan hangisi.. ?
-- Hepsi..



Sessizlik..




-- Gözlerime neden bakmıyorsun..?
-- Amannn.. Göz işte.. Neyine bakayım..?
-- Ya.. öyle mi.. peki..



Asılan surat.. 

-- ...bakmıyorum çünkü... Gözlerim gözlerine değiyor bir kez.. Birkaç saniye sürse bile  tüm gün gözlerinde kalıyor gözlerim, aklım, kalbim..
-- Hıımmm..  



Gülümsenir.. 

-- Sırıtma..
-- Ay, tamam, sustum.. Surat assak bir dert, sırıtsak başka bir dert..
-- Dengesizimdir..
-- Ne iyi.. :)



................................................................

     Bunları, onbeş sene evvel, ikindi saati, Ardahan Çarşısı'ndaki parkta, bir bankın üzerinde konuşmuştuk.. Üzerimizde okul kıyafetleri vardı.. Kimse bizi görsün istemiyor ama herkesin gittiği parkta konuşuyorduk.. Biz, ne kadar heyecanlı ve mantıksızdık..

     Onbeş sene sonra, bugün, Şehr-i İstanbul'un, denize bakan bir lokantasında, sen, bana, dertlerini anlatırken; ben, senin, gözlerine bakıyordum.. Yıllar sonra şimdi fark ediyorum ki; içinde her renk olan gözlerinde, en dikkat çekici olan renk, karaydı.. Ve kara gözlerin yine aklımda kaldı..


-- Bak, bu oğlumun fotoğrafı..
-- Allah bağışlasın.. Adı ne..?
-- Demirhan..



Şaşkınlık..


-- Benim en sevdiğim isim..
-- Biliyorum..

Gülümsenir..  
-- Maaşallah.. Benim kadar yakışıklı..
-- Hâlâ kendini beğenmişin birisin..
-- Biliyorum..
Gülümsenir..


-- Eee sen neler yapıyorsun..?
-- Ev ile işyeri arasında yaşlanmaya çalışıyorum..
-- Artık evlenme yaşın gelmedi mi.. ? Çok severdin çocukları.. Neden evlenip de baba olmuyorsun..? Yoksa hâlâ ayran gönüllü müsün..? Hâlâ her gördüğün esmer kıza âşık mı oluyorsun.. ?
-- Hı..hı.. Hâlâ aynıyım..



Gülümsenir..  

-- Hiç değişmeyeceksin..
-- Hiç değişmeyeceğim..

..............................................
Evet, hiç değişmedim.. Cüzdanımda hâlâ fotoğrafını saklıyorum..
Evet, hiç değişmedim.. Yine cüzdanımda fotoğrafını sakladığımı sana söyleyemiyorum..







Alıştık Bu Hâle..



Birçok şey, yolunda gitmiyor şu sıralar..


Şükür..










Kadıköy'de Ben..



Ben, bugün, Kadıköy'de, amaçsız ve başıboş bir halde, mutsuz, uykusuz, halsiz, yalnız, kimsesiz, sessiz, hercümerç olmuş bir halde gezerken, sana rastlamak isterdim.. Böylece beni görüp, bana gerçekten acıyabilir ve intikamını alırdın..


...............................................
+ İnanmıyorsan, kayalıkların oradaki çiçekçi kadına sor..
+ Beraber çay içtiğimiz, ara sokaktaki Kahveci'de, tek başıma, sadece iki bardak çay içtim.. Mekânın sahibi seni sordu; "yok" dedim.. Özledin mi benimle çay içmeyi..? Ben özledim..




Bedoş Hala..



Ölümler ağır..


Aylar sonra memleketime, böyle bir nedenle gitmemeliydim oysa..


Küçükken, "Ola garıların içinde oturma, bıyığın çığmayacağ" diyen, büyüyünce bıyığımın ortasının çıkmadığını görünce de "Gel bıyığının ortasına birşeyler yapam da bıyığın çığsın" deyip gülümseyen bir halam yok artık.. Yıllardır boğuştuğu hastalığa yenik düştü.. Önce felç, sonra unutkanlık, sonra mecburi olarak yatağa ve başkalarına bağımlılık.. Bir cuma günü daha fazla dayanamadı ruhu da Hakk'ına doğru yola çıktı..


Rahmeti bol olsun, Fatihalar ona olsun..




Yine Çocuklar Ölüyor..

Hiç şaşırmadım.. Olacağı da buydu zaten.. Berkin'i bahane ettiler, Burak'ı öldürdüler..
 
Gezi Eylemlerinde de aynen böyle yaptılar.. Üç gün güzel şey yapıp, dördüncü gün ortalığı yangın yerine çevirdiler..

Güya Berkin için yas tutulacak, bir çocuğun öldürülmesinin ne kadar iğrenç bir durum olduğunu haykıracaktılar.. Her zamanki gibi aralarına yasadışı gruplar girdi; böylece gencecik Burak toprağa verildi..

Bunlar, o güzelim Gezi Eylemlerini de sabote edip, isyan bayrağını açanlar, polisle çatışanlar, demokratik olarak kazanamadıklarını cebren kazanmaya çalışanlar, eylemi gerektiğinden fazla uzatıp, yasadışı yollarla polisle çatışan ve bir miktar da olsa Berkin'in ölümüne sebep olanlar...

Bunlar, DHKP-C denilen terör örgütünün, "hümanist" olduğunu savunanlar..

Bunlar, yaptıkları her güzel şeyden sonra daha büyük yıkımlara yol açanlar..

Bunlar, bir çocuk öldü diye bir başka çocuğu öldürenler..

Bunlar, yeni çocukların öleceğini bile bile hâlâ sokaklarda yakıp-yıkanlar..

Bunlar, güya 'insanlar' !

Mesajlaşma Karşı Cinsle Olur..


Birkaç gündür, bir arkadaşımla, telefon vasıtasıyla, mesajlaşıyorum da erkeklerin birbiriyle mesajlaşması tuhaf yahu..

Belki olması gereken budur.. Belki karşı cinslerin birbiriyle mesajlaşması çeşitli sebeplerle sakıncalıdır ama o kadar alışmışız ki bu duruma, aynı cinsteki insanların birbiriyle mesajlaşmasını yadırgıyorum.. Dünden beri, arkadaşımla mesajlaşma olayı tuhafıma gittiği için o mesaj attığında ben ona telefon açıyorum..

...Yok yok.. Benim telefonuma, benim cinsimden insanların mesajları gelmemeli.. Hatun kısmı bana mesaj atmalı, çay ısmarlayacağını söylemeli, buluşmak istemeli, beni özlediğini dile getirmeli, agucuk gugucuk vari mesajlar atmalı.. Kıllı ve göbekli birinin mesaj atması pek cazip gelmiyor doğrusu..


Çocuklar Ölmemeli..

Derler ki; doğan her çocuk, Allah'ın, biz insanlara bir şans daha verdiğinin belirtisi, bizlerden umudunu kesmediğinin göstergesiymiş.. Bu sebeple, bir çocuk doğmayagörsün, yeryüzü aydınlanır, tabiat canlanır, insanların kalbinde umut ışığı belirirmiş..

Allah, biz insanlara, umut vermek için çocukları emanet ederken, sebep ne olursa olsun, biz o çocukları öldürmemeliyiz..

Çocuklar ölmemeli.. Çocukları öldürüp de hayata olan umut bağlarımızı teker teker koparmamalıyız..

........................................

Suçu kimde aramalıyız, bilmiyorum doğrusu.. Berkin'in ölümünün ardından, "katil polis, katil devlet" diye bağırıyorlar.. Polise, bu denli şiddet uygulaması için emir verenler elbet suçludur ancak 3 günlük eylemde tüm Türkiye'nin desteğini kazandıktan sonra marjinelleri aralarına sokarak, eylemi yasadışı isyana dönüştürenlerin de suçlu olduğunu, Berkin'in ölümünde onların da suçunun bulunduğunu dile getirmek zorundayız..

...Velhasıl-ı kelam, sebep neyse ne, çocuklar ölmemeli.. Ne askerin attığı havan topu sonucu, dağda çobanlık yapan 11 yaşındaki kız çocuğu ölmeli,

ne polisin eylemcilere gaz bombası atarken, gaz bombasının bir çocuğun başına isabet etmesi sonucu 14 yaşındaki bir çocuk ölmeli,

ne de sırf babası Türk Devleti'nin askeri diye teröristler tarafından kundaktaki bir bebek kalbinden kurşunlanmalı veya serviste okuluna giden kız çocuğunun üzerine molotof atarak, o kız çocuğu diri diri yakılmalı..

Çocuklar ölmemeli.. Ölmemeli ki; hayata olan umut bağlarımızdan biri daha kopmasın.. Ölmemeli ki; aylardır komada olan kalbimiz, 16 kiloya kadar düşmüşken Berkin'in bedeninde, bir salı sabahı saat 7'de, tüm umutlarımızı alarak bizden ayrılmasın.. Ölmemeli ki; âtiye olan umudumuz, bugün olduğu gibi hercümerc olmasın..

Yıllar ve Çoraplar..


Eskiden, yatağa girince, ayağımda illa ki çorap olurdu.. Çorapsız uyuyamazdım..
 
Şimdi ayağımda çorap varsa yatağa giremiyorum..
 
Küçükken neden öyleydi, şimdi neden böyle, bilmiyorum..
 

Maaile..



Yurtdışından sürpriz yaparak gelen ağabey ve yıllar sonra 7 kardeş ile anne ve babadan oluşan, dokuz kişilik bir aile.. Fotoğraflar, anılar, sohbetler.. Uykusuz geceler, gezmeler, eğlenceler.. Gırgır, şamata..


Rabb'e şükürler olsun ki; böyle bir aileye sahibim..


...Gel gör ki; zaman çabuk geçip gidiyor elimizden.. Bir hayatı tükettik biz, bir hafta ne ki..? Ağabey gitti, kardeşler gitti, anne-baba gitti.. Ben, tek başına odama geçmiş, bilgisayarın başında, son bir haftanın güzel fotoğraflarına bakıyorum gülümseyerek.. Kola ve cips eşlik ediyor baktığım fotoğraflara; akşam yemeği niyetine..




Bir Kadın İçin En Büyük Nimet..



Dedi ki :
     ...Senin en güzel özelliğin de her şeyi gözlerinden anlayabiliyor olmamdır.. Hiç bir şeyi saklayamıyorsun.. Kızdığında da anlıyorum, üzüldüğünde de.. Bazen, sen söylemeden ne söyleyeceğini anlatıyor gözlerin.. Yüzünde derin hüzün çizgileri var ve yaşından daha büyük gösteriyorsun.. Deri'n kalın.. Omuzların önceden genişmiş; soğukta kalmış gibi, büzüşmüş..  Boyun uzunmuş; hayatın yükünü taşımış gibi, kamburlaşmış.. Sana asla "yakışıklı" diyemem.. Kızma ve darılma n'olur, yakışıklı değilsin.. Çirkin olduğunu da söylemiyorum tabii ama her kızın hâyâlindeki erkek olduğunu söyleyemem.. Ama tüm bu olumsuzlukları kapatan gözlerin var..

     Hep erkekler kadınların gözlerine methiyeler düzer.. Bu sefer ben gözlerine methiyeler düzeceğim..  Gözlerin canlı, kanlı, gencecik, yalansız.. Deri'n yaşından büyük görünmene sebep oluyor, gözlerin ise seni yaşından küçük gösteriyor.. Kendine <Çocuk> diyorsun ya hani, sen değil ama gözlerin sahiden <Çocuk>..

     Konuşurken, göz göze gelmiyorsun.. Gözlerini sürekli kaçırıyorsun.. Ama gözlerin, karşıdakinin gözlerine değdiği an, karşıdakini esir alıyorsun.. Çok esirin olmasın diye, belki, sürekli gözlerini kaçırıyorsun..

     Bir kadın için en büyük nimettir; bir erkeğin gözlerine bakıp, o erkeğin kalbini görmek.. Ben, senin, gözlerine baktığımda, kalbini görebiliyorum.. Senin gözlerine bakıp da sana güvenmeyecek, sana inanmayacak, zora düştüğünde sana sığınmak istemeyecek insanın aklına şaşarım..



    Selam eder, gözlerinden öper, kaçarım..









Natamam..

     Seyyar satıcılar geçmiyor sokaklardan artık.. Ne "eskici" diye bağıran var, ne de "demirci".. Oysa evimizde bir sürü eski eşya birikti.. Onları vereceğiz.. Bardak alacağız.. Tabak alacağız.. Mandal alacağız..

     Beyaz güvercinlerin beyaz kanatlarının sesi duyulmuyor artık.. Ne kanat çırpan var, ne uçan.. Oysa bir sürü güvercin uçardı eskiden.. Kimisi gelir balkonda yuva yapardı.. Apartman sakinleri ile komşuluk ilişkileri kuramazdım ama güvercinler benim ayrılmaz komşularımdı.. Anne güvercin doğurmayagörsün, kardeşim olmuşçasına sevinirdim.. O zamanlar, ne kadar büyük mutluluktu, anne güvercinin yavrularını doyurduğunu izlemek..

     Yağmur yağmıyor artık.. Ne şemsiyeli insanlar var sokakta, ne de yağmurdan kaçanlar.. Toprak kokmuyor artık.. Sevdalısı yağmura hasret kalarak kapadı gözlerini.. Oysa sağanak şekilde yağmur yağardı eskiden.. Yağmur için, berekettir, derlerdi.. Biz de bereketlenelim diye ıslanırdık donumuza kadar.. Çamurda oynaması ayrı bir zevkti, çamurdan ev, araba, oyuncak yapmak ayrı bir zevk.. Su birikintilerinin içinden geçmesi bile güzeldi.. Yırtık ayakkabılarımızdan su geçerdi ayaklarımıza ve annemiz hasta olacağız diye kızardı ama ne yağmurun eğlencesinden uzak dururduk ne de çamurda oynamaktan..



     Âşıklar elele gezmiyor artık.. Ne mektup yazan var, ne sevdiğinin gözlerine bakıp da okumak için şiir ezberleyen.. Oysa en büyük zevkimizdi âşık bir çiftin birbirine nasıl davrandığını izlemek.. Basit şeylerle tartışmaları, birbirlerini affetmeleri, kaçamak öpüşmeleri, elele gezmeleri; onların ileride evleneceğini düşünmek, ne büyük zevkti bizim için.. Okula başlamadan âşık olmuştum bakkalın kızı Nilüfer'e.. Utanma hissinin ne olduğunu o zaman öğrendim.. Gidemiyordum yanına, konuşamıyordum.. Ancak uzaktan bakıyordum.. Benden bir yaş büyüktü ve ben her sabah onu görebilmek için ekmek almaya bakkala gidiyordum.. Yanıma arkadaşlarım geldiğinde, az daha cesaretlenir, bulabildiğim tüm çiçekleri bir zarfa koyar, onların kapısından veya penceresinden içeriye atardım.. Hiç unutmam, bakkal Fevzi Amca'nın sözlerini.. "Ola, sen benim kızıma mı sevdalandın..? " demesini.. Nasıl da korkmuştum.. Fevzi Amca gülerken, ben nasıl da yeminler edip böyle bir şey olmadığını söylemiştim..

     Anneler doğurmuyor artık.. Ne bebek sesi var ortalarda ne de bebek elbiseleri.. Oysa en büyük zevklerimizden biri idi bebek sevmek.. Bizim evde bebek yokmuş, ne çıkar, komşuların birinde mutlaka sevilecek bir bebek vardır.. Giderdik, bebek sevmek için izin isterdik.. Öperdik, agucuk yapardık, gugucuk yapardık.. Gülümsemesi için bildiğimiz tüm şaklabanlıkları yapar, bebek gülümsediğinde "bana güldü" diye herkese hava atardık..



    Türküler söylenmiyor artık.. Ne yanık sesli adamlar var, ne uzun hava çığıran kadınlar.. Oysa türkü söylerdi sanatçılar, biz ezberlerdik söylediklerini ve bir grup kurar, söylerdik biz de mahalle içinde.. Kimimiz elimize taş alır, tenekelere vurarak uygun sesleri çıkarmaya çalışırdık.. Sesi güzel olanlara ayrı bir itibar eder, bulduğumuz her fırsatta onlara türkü söyletirdik.. O meşhur söğüdün altında, az mı türkü söyledik Erkan'la.. ? "Sevdiğim aman.. of aman.. "

     Allah'a yalvarmak için kalkan eller yok artık.. Ne dua eden var ne de şükreden.. Oysa doğar doğmaz Allah'ı bilsin diye kulağına ezan okunurdu çocukların.. Yatmadan önce dua etmemiz gerektiğini, abdest almasını, Kur'an-ı Kerim'in olduğu bir şey gördüğümüzde öpüp alnımıza koymamız gerektiğini, ezan okununca sesimizi çıkarmamamızı, namaz kılmasını ve Allah'ın büyük kelâmını öğretirdi bize büyüklerimiz.. Ezan okunurken, uzanıyorsak bile üşenmeden doğrulur, ezana eşlik etmeye çalışırdık.. Kandil gecelerinde şerbetler hazırlanır, "okunmuş" diye içilirdi çocuklara.. Ramazan ayı mübarekti, bereketti, eğlenceli idi.. Toprak damlı evimizin damında ezanı beklerken, sabrın ne olduğunu öğrenirdik.. Ezan okunması ile sabretmemizin karşılığını alır, en güzel yemekleri mideye indirirdik.. Tatlılar, meyveler, çerezler de cabası..


     Çevremdeki herkes hasta artık.. Herkes ölüyor teker teker.. Kötü insanların öldüğü yetmiyormuş gibi iyi insanlar da ölüyor.. Ve ölürken tüm güzelliklerini de yanlarında götürüyorlar..



     Şehit olmadan bir ay önce, üniversite binasının bulunduğu adrese gönderdiği mektupta, " <Çocuk>, sayfanın arkasındaki şiiri tamamlayamadım.. Sen tamamla.. Tamamlanmış halini bana geri gönder.. " demişti Mert..

     Mert toprağa düştü.. Toprağı şereflendirdi kanı.. Ey Hâk, o şiir hâlâ tamamlanamadı..