Hâyâlsizliğin İfadesizliği..


Kadıköy'de, bir pazar günü, kahvaltı yapıyoruz; çay yudumlayıp, gülümsüyor, sohbet ediyoruz..

...


Yok yok.. Dur..! Vazgeçtim.. Hâyâl kurmayacağım.. Son kurduğum hâyâl yüzünden, iki kişi intihar etti.. Sürekli türkü söyleyen o yırtık elbiseli deli adam, türkü söylemeye tövbe etti..

Hâyâl kurmayacağım.. Ne Kadıköy'e gideceğim ne de sabah kahvaltısı bahanesiyle umut yelkeniyle denizlere açılacağım.. Oturduğum yerde öylece oturacağım..

İşyerindeyim.. Erkenden uyuyabilmek için akşam olmasını bekliyorum.. Tüm hayatım da bu son iki kelimede gizli zaten.. Neyse.. Öyle işte..

....................................................................
+ Cümleleri okuduktan sonra sen de benim gibi fark etmişsindir; kendimi ifade edecek durumda değilim..




Ben Sadece Elini Tuttuğumda İyi Biriyim..



     Bugün, bir durgunluk var Şehr-i İstanbul'da.. Marmara yorgun gibi.. Martılar o gülümseyen sesleri ile uçmuyorlar.. Gülsuyu kokan dualarım, yankılanmıyor dağlarda.. Elele gezmiyor, okul üniformaları ile hayatlarının baharında olan gençler.. Türküler öyle içten söylenmiyor.. Sadri ALIŞIK, sevdiği için ağlamıyor.. Bulutlar, gülümseyen yüz şeklinde görünmüyor.. Sararmış yapraklar, başımda uçuşmuyor.. Gönderdiğim mektuplar, yerine ulaşmıyor..


     Ah benim, lisede iken kitapların arkasına yazdığım şiirlerim.. Hangi güneşten saklanmak için gölgeye sığındınız..? Saçlarınıza ne zaman ak düştü, yalnızlıktan ne zamandan beri korkar oldunuz..?


     Şehr-i İstanbul durgundu ve ben maziye dalmıştım.. Bana bağışlanmış en büyük mükâfattı, yürüyemeyen on yaşındaki Hilal'in koşmaca oynamasını seyretmek.. Bir de başımı, annemin dizlerine koyup, "anne beni sevsene" diyebilmek.. Ahh..! Nasıl unuturum : Hasta olan simitçime, geçmiş olsun dileyip, bir ihtiyacının olup-olmadığını sordum diye, hayır dualarda bulunduğunu.. !


     En fazla <Çocuk>'luğumu özledim bu sene.. Bir de yağmur yağarken ve hava kararmışken, caddelerde türkü söyleyerek dolaşmayı..


     Sevdiğim kadının anne olduğunu görmek, en büyük sevincimdi.. Kavga ettiğimiz, ağzından çıkan duaların bedduaya dönüştüğü o gün, "senin de oğlun olacak" deyip ben de başlamıştım bedduaya.. Ne garip, kömür karası gözlere sahip bir kızın olmuş.. Ben, bir asır seni sevdiğim gibi kömür karası gözleri olan kızını da severim.. Her gün, bakmaya doyamadığım o güzel yüzüne yine bakar ama yine sıradan bir insana bakıyormuşum gibi rol kesebilirim.. Ben yine neşeli biri gibi görünebilirim.. Oysa yıllar önce gözlerine bakarak söylemiştim sana: Hüznümün yansımasıdır sevincim..


     Bir garip hüzün var çocuklarda.. Bisiklete binemiyorlar, ne yazık.. Hiç çamurdan evler yapmamış, yedi taş oynayamamışlar.. Sabah saat altıda kalkıp, ellerine, içinde toz şeker ve yağ dolu olan ekmeği alıp da sokağa çıkamadıkları sürece, çocukların mutlu olmalarını nasıl bekliyorlar ..? Çiğ düşmüş toprağın kokusunu, içine çekemedikleri sürece, hayattan zevk almasını nasıl öğretsin ebeveynler..?


     Biliyorum, beni sevmiyor,  beyaz suratın, sarı saçların, kırmızı ruj sürmüş dudakların ile arkamdan sözler söylüyorsun.. Seni de biliyorum, sen de beni sevmiyorsun.. Kirli sakalların ve seyrek bıyıklarının altındaki dudaklarından bana kara kara küfürler savuruyorsun.. Ama siz de bilin ve inanın bana; ben sizi seviyorum.. Sizi severek, sizin gibilerin bile sevilebileceğini kanıtladığım için kendimi seviyorum..


     Sene sonuna bırakmam işimi.. Her gün, uyumadan az önce, vicdanımı dinlerim.. Günahlarımı zihnimin bir köşesine yazarım, sevaplarımı ayrı bir köşesine.. Günahların listesini uzattıkça uzatırım, geceyi sabah ederim.. Ne kadar günahkâr olduğumu bilmeyen biri, iyi biri olduğumu söylerse, ona sadece gülümserim..




Bakma ne olur, dört yanımı çiçeklerin sardığına.. Senin benimle kavga etmediğin her gün, ben yalnızım..

Evet, evet..

Ben,

yalnızım..

Bilmiyorsun çünkü sana söylemiyorum..

.................................
+ Şimdi tüm bunları okuyup, iyi biri olduğumu düşüneceksin.. Oysa ben sadece elini tuttuğum zaman iyi biriyim..
 


Altıdan Otuzikiye..



     Korkulacak birşey olmamasına rağmen başkalarının korkularından tedirgin olup, başkalarının korkularından korkmaya başlamanın sıkıntısını yaşıyorum.. Oysa ben vurdumduymaz, nemelazımcı biriydim.. İçime gelip yerleşen, bu kimsenin kırılmamasını, üzülmemesini, korkmamasını isteyen his de neyin nesi..?


     Ah takvim yapraklarını kırmızı renge boyayan haftasonu.. Benim güneşe hasret şehrim.. Cumartesi gününün tedirginliği ve aynı zamanda yorgunluğu, pazar gününün Bakırköy yalnızlığı.. Ah benim sürekli sorun çıkaran ve moral bozan evim.. Ah benim bitmek bilmeyen isteklerim.. Ah benim telefonuna kontör bile yükleyemeyecek duruma gelen erkekliğim.. Ah benim içindekileri kimseye söyleyemeyen çaresizliğim..


     Hadi bana doğruyu söyleyin; siz de benim kadar günahkâr hissediyor musunuz kendinizi..? Ya birinin hayatını mahvetti, masumiyetini yok ettiyseniz..?


     Daha altı yaşında yeni yetme bir velettim.. İleride bir küçük kuş, yağmur sonrası oluşan su birikintisinden su içmekteydi.. Elime, fazla iri olmayan bir taş aldım.. Kuşa az daha yaklaştım.. Sağ kolumu epeyce bir gerdikten sonra var gücümle taşı kuşa doğru fırlattım.. Kuş, tehlikeyi anlar anlamaz birkaç santim havalandı, taş başına isabet ettikten sonra su birikintisinin içine düştü ve son nefesini orada verdi.. Yanına koştum.. Büyük bir iş yapmış olmanın verdiği gururla kuşun cansız bedenine baktım.. Ne kadar büyük bir iş yapmıştım.. O an, ne kadar da büyük bir adamdım.. !


     Ah benim günahkâr çocukluğum.. Daha altı yaşındaydım.. Bir kuşun hayatına son verdikten sonra büyük bir işi başarmanın gururunu yaşamıştım..

     Ah benim yıllar geçse de değişmeyen günahkâr yanım..
     Bir masumiyete son verip, bu durumdan mutlu olabilen otuziki yaşım..


     Biliyorum, ben hiç değişmedim.. Altıdan otuzikiye, hep aynı türküyü söyledim..


Kendimi Çırılçıplak Hissettim..


     Para, insana ne kadar çok güven veriyormuş meğer..

     Kargaların uyanmadığı bir saatte uyanıyorum ben.. Baykuşların, ağaç dallarında, korkutucu bakışları ve sesleriyle mesai yapmasına yetişebiliyorum.. O saatte, kim kimdir, ne nedir, biliyor değilim.. Bazen babamı bile tersliyormuşum.. Cuma sabahı, annem "Haydi kalk Çocuk!" demiş, ben de artık rüyamda ne görüyorsam "Evraklar imzalandı mı ki ?" diye karşılık vermişim.. "Ne diyorsun oğlum sen, uyanmak için de mi evrak imzalatacağız?" diye alay etmiş annem.. Ben bu olanları hatırlamıyorum ama annem alay ede ede anlatıyor bunları.. 

     Kalktığım saatlerde, gün doğmamış olduğundan ve baykuşlar korkutucu bakışları ile beni süzerlerken, elbise arayışına giriyorum.. Artık üzerime ne bulursam geçiriyorum o saatte.. Günün birinde etek giyinip dışarı çıkarsam ve erkeklerin bıyıklarını büktüklerini görürsem, o zaman göreceğim ebemin külotlu çorabını ya haydi hayırlısı..

     Zaman kısıtlı olunca çoğu şeyi unuturum evde.. Bazen anahtarı, bazen belediye otobüslerine bedava binmemi sağlayan "engelli kimlik kartı"mı, bazen selpak'ımı, bazen de telefonumu.. Bugüne kadar hiç cüzdanımı unutmamıştım, şükürler olsun ki hayatımda bugün itibariyle bu ilki de yaşamış oldum..

     İşe gidince anca uyanabiliyorum ve işyerindeki aynadan kendime bakabiliyorum.. İşyerinde, dolapta, yedek kalsın diye gömlek ve çeşitli giysiler koyduğumdan, sabah uyku sersemi iken giyindiğim ve uyandıktan sonra beğenmediğim bir şey olursa, işyerinde değiştiriyorum üzerimi.. Bugün de geçtim aynanın karşısına, şöyle mankenler gibi bir tur attım etrafımda..  Son zamanlarda pek bir feminen erkekçioğlu olduğumdan, "Zayıflamışım be helal bana.. Kalçam nasıl küçülmüş böyle" diye sevinirken, anca farkedebildim kalçamın küçük görünmesinin sebebinin, cüzdanımı evde unutmuş olmamdan kaynaklandığını.. Cüzdanı evde unuttuğumu anladığım andan itibaren, Küçük Emrah gibi boynumu büktüm, kendimi zavallı biriymiş gibi hissettim ve o saatten sonra bir eziklik hüvviyetine büründüm..

     Öğle yemeğinde, yağmur-çamur demeden dışarı çıkıp, kızların orasına-burasına bakan ben, bu öğlen yemek yedikten sonra işyerime döndüm.. Paramın olmaması sebebiyle gezmeye cesaret edemedim.. Derlerdi de inanmazdım, parasızlık sahiden de insanın her zamanki cesaretini ve güvenini alıp götürüyor.. Parasız olunca, kendimi çırılçıplak hissettim, dersem yeridir; bir o kadar utandım, çekindim, güvenimi kaybettim..

     ...ve farkettim, cimriliğim sebebiyle hiç harcamasam da paranın cepteki varlığını bile bilmek güven kazandırıyor insana..



Balık-Ekmekle Gün Bitimi..


İyi ki, Eminönü'nde balık-ekmek satan tekneler var.. Akşam saat 10'da, yediğin balık-ekmek ve içtiğin turşu suyu sayesinde, kötü bir günü güzel bitirebiliyorsun böylece..

.............................

Perşembe gününe uyuyarak son vermeden önce neden yazdığımı anlayamayacağınız bir cümle uydurayım istedim.. :

Uydurduğum ve bundan sonra uyduracağım yazıların ilham perisi, o değilmiş..



Susamıştım ve Seni Buldum..

 
                                                                                                         Susamıştım
                                                                                                                          ve
                                                                                                                             seni buldum..
 
Birçok insan için sıradan bir perşembe günü idi.. Kadıköy kalabalıktı.. İnsanlar koştururcasına yürüyorlar, havanın soğuk olması sebebiyle sıcacık evlerine gitmeye çabalıyorlardı.. Her akşam olduğu gibi adı konulmayan bir telaş vardı..
 
Yanımdaydın.. Soğuktan korunmak için ne lazımsa onu yapmış ve giyinebildiğin kadar giyinmiştin.. Bere, atkı, kazak, mont... Su geçirmez botların ile yanından koşturarak geçen insanların aksine, ağır adımlarla yürüyordun.. Sessizdin.. Atkıyı burnunu kadar çekmiş, sadece gözlerin görünür bir şekilde, ellerin cebinde, yere bakarak yürüyordun.. Ben de yanında, tıpkı senin gibi ellerim cebimde, sessizce ilerliyordum..
 
Her ikimiz de yalnızdık.. Konuşmuyorduk.. Telaşlı insanların gürültüsünün aksine, biz, yalnızlığın sessizliğini ve kimsesizliğini yaşıyorduk.. Kalabalıkta, birbirini bulmuş, sessiz ve yalnız iki insandık.. Bir perşembe günüydü ve biz öylesine yürüyorduk..

 
 
Haldun Taner Tiyatrosu'nun Kadıköy İskelesi'ne bakan tarafındaki büfelerin önünde buluşalı onbeş dakika kadar olmuştu.. Bir dakika kadar sohbet ettik, geriye kalan dakikalarda, kalabalığın içindeki her yalnız insan gibi sessizce yürümeye başladık.. Kalabalıktan olsa gerek, ara sıra bana temas ediyordun; ben, daha rahat yürümen için bir adım yana kayıyordum.. Sen, yalnız yürüyordun; ben, seninle yalnızlığı paylaşıyordum..
 
Epeyce yürüdükten sonra senin de dayanılmayacak boyutta üşüdüğünü görerek, Yapı Kredi Bankası ile camii arasında kalan, Seyidoğlu Baklavacısı'nda, bir çay içmeyi ve künefe yemeyi teklif ettim.. Sessizce ve pek de önemsemiyormışçasına "Peki" dedin..
 
Künefemizi yer,  çayımızı içerken, mümkün olduğunca az göz göze geldik.. Daha önceki buluşmalarımızın aksine mümkün olduğunca az sohbet ediyor, ses çıkarmamaya, esas sohbeti içimizden, kendimizle yapmaya çalışıyorduk..
 
Yarım saat kadar oturduktan sonra, epeyce bir sessizliğin ardından, "Kalkalım mı?" diye sordun.. Bu sefer ben, tıpkı senin az önce yaptığın gibi sessizce ve pek de önemsemiyormuşçasına "Peki.." dedim.. Ayaklandık, montlarımızı giyindik.. Çıkışta, kasada duran adamla yüz yüze geldin ve hesabı ödemek için elini cebine attın.. Ben hemen önüne geçtim, seni kibarca itekledim ve elimi cebime atıp cüzdanı çıkardım.. Sen bozulurmuşçasına bana baktın, ben sadece "şşşşş.." dedim..
 
...........................................
Biliyor musun, küçükken, cepli pantolon almıyordu annem bana.. Rahat olsun diye kemerli değil de lastikli pantolon alıyordu ve o pantolonların cepleri yoktu.. Oysa ben hep cepli pantolon istiyordum.. O yaşlarda, bende, cepli pantolonları hep büyük adamların giyindiği izlenimi vardı.. Ben de cepli pantolon giyinerek büyük adam olmak istiyordum.. Hiç unutmam; ilk cepli pantolonum, ilkokula başladığım gün alınmıştı.. Benim için ne kadar büyük bir mutluluktu anlatamam.. Hem okula gidecek olmam hem de cepli pantolonumun olması, artık büyük bir adam olduğumun tescili idi benim için.. Şimdi tüm pantolonlarım cepli ama ben cüzdanı, pantolonun değil, montumun cebine koyuyorum..
...........................................
 
"Biraz, deniz kenarında yürüyelim mi?" dedin, gözlerini gözlerime değdirmeden.. Gözlerini gözlerimden kaçırıyor olman, uzun süreli sessizliğin, daha tenha bir yerde görüşme isteğin; kalbimin hızlı atmasına, uzun zaman sonra korku hissinin beni ele geçirmesine sebep oldu..
 
Yürümeye başladık.. Beşiktaş İskelesi'nin önünden geçerek, sarı renkli büyük balonun ve İDO'ya ait deniz vapurları iskelesinin yanından, deniz kenarına doğru ilerledik sessizce.. Bu yürüyüş için geçen on dakikalık süre içerisinde, iki çiçekçi kadın kesti önümüzü.. Eline zorla çiçek vermeye çalışıp, bana "Ağbi bu güzel ablama bir çiçek al" mealinde cümleler kurdular.. Ben sessizdim, sen farklı zaman dilimlerinde her ikisine de sert bir şekilde "İstemiyorum" dedin.. O kadar serttin ki; tüm ruhumu ele geçiren korku hissi, katlanarak arttı..
 
..........................................
Korkmak, ne tuhaf bir his değil mi..? Ardahan'da iken çok korkardım ben.. Tuhaf korkularım vardı.. Karanlıkta sokakta dolaşmaktan korkmazdım ama yalnız uyumaya korkardım.. Bu korkunun neden ileri geldiğini de hiç bir zaman öğrenemedim.. Canım anacığım, önce benimle yatar, beni uyuttuktan sonra kendi yatağına geçerdi.. Bu durum, ben liseye başlayana kadar devam etti.. Nedense sadece yalnız yatmaktan korkuyordum.. Ve bu durumun kimse tarafından bilinmemesi için evdekilere baskı yapıyordum.. Duyulursa rezil olabilirdim.. Karanlık sokaklarda tek yürüyebiliyor, rezil olmayı düşünebiliyordum ama yalnız yatmaya korkuyordum..
........................................
 
Küçükken, yalnız yatmaktan ne kadar korkuyorsam, seninle deniz kenarına doğru yürürken o kadar çok korkuyordum.. Bu yürüyüş ve sessizlik, birbirinden farklı iki olaya gebe olabilirdi : Ya benimle bir daha hiç görüşemeyeceğini uygun dille anlatacaktın ya da bana sarılacak ve bensiz olamayacağını söyleyecektin..
 
Deniz kenarından, Moda Sahili'ne doğru epeyce bir yürüdükten ve burada da bir çiçekçi kadın belasını atlattıktan sonra durdun.. Nihayet gözlerime baktın.. Birkaç saniye sessizce baktın.. Öyle güzel baktın ki.. Ruhumu ele geçiren korku hissi, yerini sevgiye, mutluluğa bıraktı.. Bana doğru bir adım attın.. Soğuk ama ay ışığının insanların yüzlerini aydınlattığı o yerde, gözlerinin içinde kendimi gördüm.. Sıcak nefesin, dudaklarıma değmeye başladı.. Daha fazla dayanamadım ve dudaklarından öpmeye başladım..
 
.........................................
Biliyor musun, yazarken ve konuşurken, sürekli sapıklığımdan bahsederim ama benim sapıklığım, beceriksiz bir sapıklık esasında.. Ne doğru dürüst öpüşmekten anlıyorum ne de sevişmekten.. Öpüşüp de zevk aldığım hiç bir kadın olmadı şimdiye kadar.. Hep birşeylerin eksik olduğunu hissettim.. Bu eksikliğin partnerlerimden değil de benden kaynaklandığını düşündüm hep.. Sürekli ağzım mı kokuyordu, öpüşürken ısırıyor muydum, dudaklarımı kullanırken kalbimde değil de cinsel düşüncelerimle mi hareket ediyordum bilmiyorum ama öpüşürken hiç zevk aldığımı hatırlamıyorum.. Keza sevişirken de öyle.. Evet boşalıyorum, evet orgazm oluyormuş gibi davranıyorum ama sanki resmi ve zorunlu bir iş yapıyormuşum gibi yaptım hep.. Daha fazla detaya inmeye gerek yok; senin anlayacağın, öpüşmekten de sevişmekten de anlamayan ve karşımdaki insanı mutlu edemediğini düşünen biriyimdir ben..
........................................
 
Ay ışığının yüzümüzü aydınlattığı o deniz kenarındaki kayalıklarda, dudaklarını içime çekermiş gibi birkaç saniye öptükten ve dudaklarının sıcaklığı ile tüm üşümüşlüğümü unuttuktan sonra kendini geriye doğru çektiğini hissettim.. Dudaklarımı dudaklarından ayırdım.. Sonra sen bir adım geriye gittin.. Soğuktan burnun kırmızılaşmıştı.. Utangıçlıktan mı, yoksa sinirden mi bilmiyorum ama beyaz yüzünde kızarıklıklar vardı.. Her ikimiz de burnumuzu çektik.. Ben her zaman sümüklü biri olmuşumdur ama senin de burnunun akıyor olmasını görmek, minicik bir zaman diliminde mutlu olmamı sağlamıştı..
 
Sonra bir adım daha geriye gittin.. Buluştuğumuz zamandan bu saatte kadar neredeyse hiç gözlerime bakmamışken, burada gözlerini hiç gözlerimden ayırmamıştın.. Yalnız öpmeden önce gözlerinde minik de olsa şefkat kırıntıları görmüştüm, şimdi iyice gergin bakışların vardı.. Birşeyler söyleyecekmiş ama cümleye nasıl başlayacağını bilmiyormuş gibiydin.. Derken bir adım daha geriye gittin.. Başını denize doğru çevirip, uzaklara bakmaya başladın.. Ve sonra konuştun..
 
Ne söylediğini boşveriyorum.. Gelip sarılıp öptün mü, yoksa bir daha görüşmemek üzere vedalaştın mı, önemli değil..  
 
O zamanlar, Kadıköy kalabalıktı ve bizler, kalabalıktaki yalnız insanlardık..
Ben, susamıştım, seni buldum..
Sen, susamıştın, beni buldun..
 
 

Battaniye Bahane.. Sarılmak Şahane..


Sarılmanın tadına varabilmek için battaniyeye sarılıp soğuk havayı bahane eden adamım ben..


Senin Annen Uzaylıydı Yavrum..


     Yıllar yıllar evveldi; bir dizi miydi, yoksa çocuklar çizgi film mi izliyorlardı, tam hatırlamıyorum.. Uzaylıları konu alan bir programdı..

     Ben uzaylılara inanmadığımdan, uzaylılar hakkında birşey görünce "saçmalık" gözü ile bakıyor ve direkt cephe alıyorum.. "Ne uzaylısı yahu, ne saçmalıyorlar bunlar..? İnsanlara niye gerçek bilgiler aşılamıyorlar da masallara inanmalarını sağlıyorlar..?" tarzında bir cümle ile evimizin diğer bireylerine göre radikal bir tutum sergiliyorum.. Yine böyle bir günde aynı cümlelerle tepkimi göstermiştim ki, babam az sonra dile geldi :

-- Eşek oğlu eşek neden öyle söylüyorsun ki.. ? Uzaylılar gerçekten var.. Uzaylılar'ın var olduğunu yaşayarak öğrendim ben.. Misal benim karı, evlendiğim zaman güzeldi, gençti.. Yıllar sonra bir sabah kalktım ki, bizim karı, yaşlı, şişman, çirkin biri olmuş çıkmış.. Kesinlikle inanıyorum ki; benim karıyı uzaylılar kaçırdı, yerine de bu anana benzeyen uzaylıyı bıraktılar.. Kim bilir o güzel kadın, uzayın hangi gezegenindedir.. ? Ahh ahh..

     Bu cümlelerden sonra epeyce bir güldüm ama anneme bakınca gülümseyen yüzüm birden ciddileşti..

-- Kendine bakmıyor da benimle alay ediyor.. Başında saç, ağzında diş kalmamış, insanları yaşlandı diye suçluyor.. Dinime söven Müslüman olsa..

     mealindeki cümle ile annemin de altta kalmadığını görmüş oldum..

     Bizim evde bir uzaylı var ama kim, ben de tam bilmiyorum.. Ben de küçük ablamdan şüphelendim bu sabah.. Yıllar sonra ilk kez, "Bize gel de sana kendi ellerimle kahvaltı hazırlayayım" dedi.. Bu demektir ki; uzaylılar, annemi, babamı ve ablamı kaçırdılar.. Evde Dünyalı olan bir ben kaldım yahu..



Ey <Çocuk>..



Karamsar ruhundan başka neyin var ki senin..?




Gözlerden Kalbe; Çikolatalı Gofret ve "Umut" ile..


...

En çok gözlerini beğendim..
Kahverengi olması gerekirken, renkli çıkan gözlerindi güne damgasını vuran..
Yalnız, senin gözlerinin güzelliği, renkli olmasından değil, gülümserken bile hüzünlü olmasından kaynaklanıyor..
Bir insanın gözlerinde hüzün varsa, o insanın kalbinde kötülük yoktur; ben, bunu bilir, bunu söylerim..

Haa.. Bir de...

Vapurda, hiç kimse yokken, sen gözlerini gözlerime dikmişken, aramızda sadece birkaç santimlik mesafe varken, renkli ama hüzünlü gözlerinden girip de kalbine kadar yol verdiğin için teşekkür ederim..

...

...............................................................
+ Bir yazının öncesinde ve sonrasında üç nokta varsa; "öncesinde vardı, sonrasında olacaktır" anlamı çıkarmış..




Daldan Dala..


Daldan dala atlayasım var..

+ En sevdiğim iki günden biridir cuma günü.. Hem sevabı boldur hem de ertesi gün bol bol uyuyacağımın habercisidir.. Haliyle severim cuma günlerini ve bir de cumartesileri..

+ Yarı ölüm hali olarak tabir edilen uykudan, Allah nasip eder de uyanabilir ve cumartesi gününe kavuşabilirsem; annem ve babam yanıbaşımda olduğundan, yarın kahvaltıda patates kızartması veya peynir kavurması olmasına mutlak gözüyle bakabiliriz..  Yanında çay, Ardahan'dan gelme yeşil peynir de olacaktır illa ki.. Allah nasip eder de şuan hâyâl ettiğim gibi olursa herşey; değmeyin keyfime.. Mavi boncuk dağıtırım tüm insanlara..

+ Bugün mesai bittikten sonra eve geldim.. Annem kadın sağolsun, hemencecik oğluna mantı yaptı.. Bir tabağı 3 dakika gibi kısa bir sürede yiyip, sonrasında bir de yarım ekmek yedikten sonra, suyumu içerek, abdest alıp yatsı namazına yetiştim.. Haftada iki gün (salı-cuma), yeniden Kur'an dersleri başladığından, namaz sonrası Kur'an öğrenmek için toplandık.. 21:30'da eve geldiğimde, annemi ve babamı, pür dikkat dizi seyrederken buldum.. ATV'de Huzur Sokağı (İsmini yanlış hatırlıyor olabilirim; bu saatte internette dizi ismi araştıracak da değilim.. Bu ismi kabul etseniz n'olur yani!.. ) isimli diziyi seyrediyorlardı.. Kendimi, haftasonuna girmiş saydığımdan, keyfim yerindeydi.. Babamla, annemle şakalaştım durdum.. Kâh babamla bir oldum annemin üzerine gittik, kâh annemle bir olup babamı ortaya aldık.. Kurban olduğumun insanları, bana öyle büyük bir mutluluk veriyorlar ve yalnızlığıma öyle güzel merhem oluyorlar ki; bir şekilde ayrılacak olduğumuzu düşünmek bile gözlerimin dolmasına sebep oluyor.. Onlar olmadan, kendimi, yarım, eksik, kimsesiz, yalnız hissediyorum.. Onlar olduğunda daha bir coşkulu, sevinçli ve huzurluyum.. Kavga ettiğimiz, birbirimize girdiğimiz de oluyor ama onlar benim candan öte canım olmuş durumdalar.. Ey Rabb'im, benim gibi günahkâr ve isyankâr kuluna, böyle harika anne-baba-kardeşler-yeğenler verdiğin için sana şükürler olsun..

+ Yüzümde bir aylık sakal var.. İlk başlarda tembellikten gitmiyordum berbere ama son zamanlarda özellikle gitmiyorum.. Sahiden sakallar beni çok çirkin gösteriyor ve sahiden çirkin görünmek hoşuma gidiyor.. Yalnız aynaya her bakışımda, beyaz renkteki kılları gördükçe, "Biz bu dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun" diye mırıldanır oldum..

+ Ne zamandır kitap okumuyorum.. Kitaplığım, benim aksime, diyet yapıyor olsa gerek; çünkü aylardır kitaplığa yeni bir kitap eklemedim ve haliyle ağırlığı hep aynı..

+ Uzun zamandır kitap okumadığım yetmiyormuş gibi satranç veya tavla veya okey de oynamadım.. Evden işe gittim, işten eve geldim.. Kimseyle doğru-dürüst buluştuğum bile yok.. Şimdi yazarken farkettim de ben ne kadar asosyal bir herifçioğlu olmuşum yahu..

+ Çok ama çok uzun zamandır sapıklık yapmıyorum.. Düşüncelerimde yine sapığım ama eyleme geçmiyorum..  Sahiden beyefendi biri oldum sanırım.. Veya yaşlandım ve artık erkeklik hislerimi kaybettim, bilmiyorum..

+ Dün tartıldım.. Tartıldıktan sonra bizim evdeki hassas teraziye düşman olmuş durumdayım.. Namussuz terazi, daha 1 ay önce 85,6 rakamını gösterirken, dün 88,2 rakamını gösterdi.. Bana kalırsa terazi aletinin cinsiyeti kadın..  Kadınlar gibi bir söylediği, öteki söylediğini tutmuyor.. (Feministler hücum edebilir..)

+ Sahiden çok kilo almaya başladım.. Akşam işten gelip de hızlı ve çok yemek yiyince ve sonrasında uzanıp kalınca, haliyle kilo alıyorsun.. Sonra da ne pantolon oluyor üzerine, ne gömlek, ne kazak.. Hatun cinsi yaz aylarında göbeğini açıkta bırakan penye giyinip sokağa çıkarken, ben kış aylarında göbeğimi açıkta bırakan kazaklarla dolaşıyorum.. 8 aylık hamile kadınlar gibiyim.. Banyo yaparken -ki genelde ayda bir yapıyorum- yukarıdan baktığımda, aşağıdaki şeyimi göremiyorum.. (şeyimi=ayaklarımı.. İçi fesat olanlar yanlış anlamasın.. )

 + Kilo aldığım yetmiyormuş gibi iyice kelleştim.. Kel ve göbekli biri olarak Klasik Türk Erkeği tadındayım.. Bir de siyah kumaş pantolonun altına beyaz çorap giyinir, çorabın içine de sigara paketi koyarsam, Türk Erkeğini temsil görevini tek başıma üstlenmiş olacağım..

+ Bakmayın farklı konular yazıp, daldan dala atladığıma.. Esasında tek konu var : Kaç gündür, dinlemekten doymadığım bir Kerkük türküsüne ve onun güzel sözlerine kaptırdım kendimi.. Hadi gelin beraber dinleyelim de beraber kapılmanın, birlik olmanın tadına varalım.. ( T ı k l a y ı n  H a d i.. )

Çaysız Sohbet Olmaz..



Engelli Biriysen..


Siz, engelli bir birey olmak nasıl bir his biliyor musunuz..?
Ben biliyorum..


Engelli biriysen ve Türkiye'de yaşıyorsan; herkesin acıyarak bakan gözlerine alışmalısın.. Yanından geçen insanların bazen "vah vah" dediğini duyarsın, bazen gereksiz yere, fazlaca hassasiyet gösterenlere tanık olursun.. Bir yere gittiğinde, tüm gözlerin üzerine çevrildiğini farkedersin.. Asla ve asla rahat edemez, olman gerektiği gibi bir insan olamazsın.. Hayatının çoğu, başkalarının yanında, rol yapmakla geçer.. Çoğu zaman hiç bir şeyi umursamayan, katı, soğuk, resmi biriymiş gibi davranırsın.. Ne zaman ki kendin gibi olmaya başlarsın, uzaktan bir yerden kısık bir sesle, "Haline bakmıyor da böyle davranıyor" diye kınayan cümleler duyarsın.. Sonra siner, kabuğuna çekilir, yeniden rol yaparsın..

Engelli biriysen, sağlam birini sevemezsin mesela.. Diyelim ki, bir kızı beğendin.. Asla gidip de o kıza açılamazsın.. İçin içini yer ama sen ilk adımı bir türlü atamazsın.. Bilirsin çünkü olumsuz cevap alacağını.. Beğenini de, sevgini de içinden yaşarsın.. Hayatın boyunca, hep "en iyi arkadaş, en iyi evlat, en iyi dost, en iyi personel" olursun ama hiç "en iyi sevgili" unvanını elde edemezsin..

Diyelim ki, kırk yılda olan bir şey oldu ve beğendiğin sağlam kız da seni beğendiğini söyledi.. Kızın ailesi istemez, arkadaşları istemez, tanıdıkları istemez.. Kızın ailesiyle tanışmaya gidersin, bir yaratığa bakarmış gibi bakarlar sana.. Çay bardağını tek başına tutabildiğini, çayını tek başına içecek kadar azimli olduğunu görmezler de daha sağlam tutmak için çay bardağını iki elinle tuttuğun için, "Çay bardağını bile tek elle tutamıyor" der, seni kınar, değil kızlarını vermek, selam bile vermez olurlar..

Engelli olmak öyle bir şey ki; bu tür cümleler kurduğun için "duygu sömürücüsü" derler sana.. Lafa gelince, herkes, "Biz de engelli adayıyız, önemli olan insanın kalbidir, bedeni değil." der ama en çok bu cümleleri söyleyen insanlar seni ikinci sınıf insan sayar ve senin kalbini kırar..

Örneklerle cümle kurmaya devam etsem, yüzlerce örnek gösterebilirim.. Çünkü yaşıyorum..  Çünkü kalabalığa karışmak istemeyen, kendini sürekli yalnız ve eksik hisseden, hissettirilen biriyim ben.. Yaşamak istediklerimi, sokakta, insanlarla beraber değil de, sanal alemde yaşıyorum.. Dışarıda ne kadar rol kesiyor; soğuk, resmi, hep olumlu taraftan bakan biri oluyorsam, sanalda o kadar kendim gibi olmaya çalışıyor, duygularımla yaşamak için gayret ediyorum.. Cümle uydurarak bir hayat kuruyor, âşık oluyor, kavga ediyor, yenilikler yapıyorum.. Eksik yaşamımı, uydurduğum cümleler ile tamamlamaya çalışıyorum..

Kuracağım onlarca örnek, neler yaşadığımı anlamaz için yeterli olmaz.. En fazla bir gün empati kurmaya çalışır, ikinci gün "duygu sömürücüsü" yaftasını yapıştırırsınız.. Kaçınız, bir bardağı iki eliyle tuttu diye, istenmeyen ve işe yaramaz bir adam ilan edildi ki Allah âşkına..? Kaçınız, bir bardak çay yüzünden, kimseye çaktırmamak için bir bahane bularak kalabalıktan uzaklaşıp, tenha bir yerde hıçkıra hıçkıra gözyaşı döktünüz ki..?  

Ben, bir engelliyim ve bu yazdıklarımdan çok daha fazlasını yaşadım, yaşıyorum ve muhtemelen yaşamaya devam edeceğim.. Ama emin olun, ben de benden daha kötü durumda olan bir insanın durumuyla ilgili empati kuramıyorum.. Yani sizin gibiyim, haliyle sizi yargılamıyorum..

...Yine de eğer bir nebze olsun, engelli bir insanın neler hissettiği hakkında fikir sahibi olmak isterseniz, bir tekerlekli sandalye ile Şehr-i İstanbul'da bir saat gezmeye çalışın.. Görme engelli birini düşünün.. Otobüse tek başınıza binmeye, kaldırımda yarım saat yürümeye çalışın.. Tüm bu engellerinize rağmen direkt Allah'a bağlı olan, sizden emir almayan, mantıktan anlamayan, yani size ait olmayan bir kalbin varlığını düşünün.. Görme veya işitme engelliyken veya tekerlekli sandalyeye muhtaçken, birine âşık olduğunuzu hissedin..

...İnanın bana yapamazsınız.. Ne düşünürseniz düşünün, düşündüklerinizden çok farklı oluyor herşey.. Hoşlanarak baktığınız bir insanın, size acıyarak bakmasının hissettirdiklerini, asla ve asla kelimelerle anlatamazsınız.. Hoşlanarak baktığınız ama size acıyarak bakan o insanın bakışlarının, kalbinize paslanmış çivi çakmakla eşdeğer olduğunu, yaşamadan asla bilemezsiniz.. Yani bazen empati kurmak isteseniz bile, o durumu gerçekte yaşamadığınız için kurduğunuz herşey hep eksik, yüzeysel ve basit kalacaktır..

...Yine de eğer bir nebze olsun, görme engelli birinin, duygusal olarak değil de, fiziksel olarak nasıl zorluklar yaşadığını merak ediyorsanız, Gayrettepe'de kurulan 'Karanlıkta Diyalog Şehri'ne bir göz atmanızı öneririm..  ( T ı k l a y ı n ı z..

Eğer buraya gider, zifiri karanlık bir odada, görme engelli birinin yaşadığı fiziksel zorlukları bir nebze olsun anlamaya çalışırsanız, belki hayatınıza yeni bir bakış açısı gelir.. Ancak şunu unutmayınız lütfen; yaşayacağınız fiziksel zorluklar, engelli birinin yaşadığı duygusal zorlukların yanında çok basit kalacaktır..



Duygu'suz Dünya..



 Bugün, benim için güzel bir gün değildi.. Yıllardır her an yanımda olan, her türlü pisliğime katlanan, her şeyimi her an anlatabildiğim, benim için "güven" kelimesinin somut karşılığı olan Duygu'nun rahatsızlığının ameliyat boyutunda olduğunu öğrendim.. Üzüldüm ama her zamanki gibi önemsemiyormuş gibi davrandım.. Şimdi bu yazdığımı okuyacaktır muhtemelen ve hislerimi öğrenecektir..

Duygu.. Ey iyilik timsali kadın.. ! Ey bir kadının ne kadar güçlü olabileceğini bana öğreten hatun.. ! Ey her gözyaşından sonra sığınak bellediğim..! Ey kendime bile güvenmekte sıkıntı çekerken, sonuna kadar güvenebildiğim.. ! Ey benim arkadaşlık abidem.. Duygu.. !

Biliyorum, tüm hastalıklar, sıkıntılar gelip seni buluyor.. Biliyorum her şeye rağmen gülümsüyor, ne kadar güçlü olduğunu göstermeye çalışıyorsun.. Kendi moralin bozukken bile çevrendekilerin moralini düzeltmeye çalışıyorsun.. Tüm sıkıntılarına rağmen kimsenin hatırlamadığı okullarda okuyan öğrenciler için yardım topluyor, çocukların gülümsedikleri bir fotoğraf ile mutlu oluyorsun.. Ey pırlanta kalpli hatun..! Seni en iyi ben tanıyorum.. Keza beni de en iyi sen tanıyorsun..

Sabret n'olur.. Allah'tan ne geldiyse, "amenna" de ve bil ki; "ümmetten birinin eline bir diken batsa, o batan diken bir günaha keffaret, bir hayra vesiledir." Bu hastalık da senin için inşallah güzelliklerin başlangıcı olacaktır.. Sakın moralini bozma.. Sakın umudunu kaybetme..

Sıkı tutun hayata n'olur.. Her zamankinden çok daha fazla sıkı tutun.. Bunu senin için değil; kendim için istiyorum.. Ben, sensiz, o kadar eksik kalırım ki bu hayatta.. Ben ki, kadınların güvenilmez olduğunu bilirdim; bana, kadına güvenmeyi öğreten tek kişisin.. Yaptığım tüm pislikleri gelip anlatabildiğimsin.. Kınamadan, yargılamadan dinleyen, yol gösterensin.. Kızdığımda sakinleştirmeye çalışan ama çoğu zaman sinirli halim yüzünden gazabıma uğrayan, yine de darılmayansın.. Tüm kız arkadaşlarım tarafından kıskanılan, aramızda bir ilişki olduğu şüphesi içinde olunan ama bir kez olsun benim için ne kadar önemli bir arkadaş olduğunun farkında olunmayansın.. Tüm kız arkadaşlarım tarafımdan hayatımdan çıkarılmak istenen ama kız arkadaşlarım hayatımdan çıktıktan sonra hayatımdaki yerini daha da sağlamlaştıransın..

Sen öyle birisin ki; sen varken bile, bu dünya üç numara büyükken bana, sensiz onbeş beden büyüyecektir bir anda..

Duygu.. Cümle kurmakta zorlanan bu garibi anla.. Seninle ilgili hiç bu kadar ciddi ve kalbimden dökülen cümleler kurmamıştım sana..  Sıkı tutun hayata n'olur.. Her zamankinden çok daha fazla sıkı tutun.. Her zamankinden daha güçlü ol.. Her zamankinden daha fazla dur yanımda.. Senin için istemiyorum tüm bunları; kendi bencilliğimdir bunları istememe sebep olan.. Gir şu ameliyata ve tez zamanda ayaklan..

Yalan yok; gündüz öğrenince durumu, moralim bozuldu.. Çaktırmamaya çalıştım; her zamanki gibi üstten üstten konuştum, ters davrandım, önemsemiyormuş gibi yaptım ama moralim bozuldu işte.. Öyle bir hâl aldı ki bu moral bozukluğu; kaleme sarılmasa idim, çıldıracaktım..

Sakın hayatımdan çıkma.. Sakın yatağa düşme.. Gene kafamın etini ye, sinirlet, sevindir, mutlu et.. Her ne halt yapacaksan yap ama sakın beni Duygu'suzluğa alıştırma.. Yeterince sıkıntı var hayatımda; bir sıkıntı da sen olma..

Hem benim beleş parfümlerimi kim alacak sen olmasan..? Kim bana sarma yapıp da tâ Kadıköy'e kadar getirecek.. ? "Hadi buluşalım" diye kim başımın etini yiyecek..? Kime dertlerimi anlatacak, sırlarımı vereceğim ki..? Sen olmasan, ben, bir başka kadına nasıl güvenebilirim ki..?

Sapasağlam dur olur mu..? Olur da bir aptal kadın bulur ve kendime âşık edersem... Olur da o aptal kadınla evlenir ve çocuk yaparsam; seni daha çocuklarımla tanıştıracağım.. Üstelik, erkek çocuğun adını buldum bile : Ali Turan..

Ne yani,
basit bir ameliyat,
senin Ali Turan ile tanışmanı engelleyebilir mi..?


Kız Arkadaşım Beni Niye Terk Etti..?



     Son bir yıl içinde, onaltı kadın tarafından terkedilmiş olmanın acısını yaşıyorum.. Bu kadınlardan sadece biri yaklaşık iki ay dayanabildi.. Diğerleri en fazla yirmi gün kadar katlanabildiler bana..


     Zannedilmesin ki haketmediğimi düşünüyorum.. Ben, terkedilmeyi en fazla hakeden kişiyimdir.. Lâkin beni iki gün önce terkeden kız arkadaşımın neden terkettiğini bir türlü anlamadım.. Kendisi ile duygusal bir ilişki kuralı daha yedi gün olmuştu.. Yedinci gün neyimi gördü de beni terketti, bir türlü çözemedim.. Son telefonunda, yüzüme karşı --daha doğrusu kulağıma karşı-- öyle şeyler söyledi ki; bir anda ben bile tiksindim kendimden.. Yanında iken başka kızlara bakıyormuşum ve yakın zamanda onu aldatabilecek biriymişim; bana güvenememiş bir türlü.. Bende kaldığı gün, burnumu karıştırdığımı görmüş ve iğrenç biri olduğuma karar vermiş.. Çok cimriymişim; her şeyi paraya bağlıyormuşum.. Bir de ona güzel sözler söylemiyormuşum, hep kral gibi davranıp emirler veriyor ve hayatını kısıtlıyormuşum..


     Zavallı kız, artık başka ne tür pisliklerimi gördü ise yedi gün anca dayanabildi.. Ancak bana kalırsa bu söyledikleri şeyler, bir erkeği terketmek için geçerli sebepler değil.. En azından yirmi gün kadar sabretmeliydi.. Belki de içimde, balta girmemiş bir orman bölgesinde, insancıl ve tam aile babası bir erkekle karşılaşacaktı..


...Evet, yanında iken başka kızlara baktığım doğrudur ama ne yapabilirim, Allah'ın hatun cinsini özene bezene yarattığını, tüm güzellikleri onlara verdiğini görüyor ve ister istemez gözlerimi onlardan alamıyorum..

...Evet, burnumu da sık sık karıştırdığım doğrudur.. Karıştırmasam da burnumun içi pislik dolsa daha mı iyi olacaktı..? Temizliğe özen gösteriyorsam, bu gösterdiğim özen, neden beni küçültücü, bana tiksinti uyandırıcı bir durum olsun ki..?


...Evet, cimri olduğum da doğrudur.. Eğer cimri olup da para sahibi olmasa idim, muhtemelen o kız benim yüzüme bile zaten bakmayacaktı.. Maalesef hayattaki tek gerçek paradır.. Bu sebeple paraya önem veren biriyimdir.. Yıllarca üç kuruş daha biriktirebilmek için uğraşmışken, lüks bir lokantada günlerce biriktirdiğim o paraları yarım saat içinde terketmek ağrıma gider.. Haliyle ekmek arası köfte veya ekmek arası tavuk, yanındaki ayranla birlikte en büyük favorimdir..


...Evet, güzel sözler de söylemediğim doğrudur.. Bunun sebebi, sevgimi belli edemememdir.. Oldum olası sevdiğim insanlara karşı sevgimi itiraf edememişimdir.. Ağzımdan sihirli sözcükler çıkmıyor bir türlü, ne yapabilirim..? O sihirli sözcüklerin yerini, emir sözcükleri alıyor.. Esasında ne kadar çok emir ediyorsam, o insanı o kadar çok seviyorumdur.. Bunu kimse göremiyorsa, suç benim değildir; bakar körlerindir..


     Beni dinlese idi ve telefonu yüzüme kapamasa idi, beni hicvettiği her konuda bir açıklamamın olduğunu duyacaktı.. Gel gör ki daha fazla sabredemedi ve "Beni bir daha arama!" diyerek telefonu yüzüme kapadı.. Hayır tuhaf olan ve ağrıma giden, bugüne kadar kontör gitmesin diye, zaten ben hiç onu aramadım ki; ben çağrı yaptım, hep o beni aradı.. Ne demek, beni bir daha arama..! Zaten aramayacağım yahu.. Kontör fiyatları ne kadar senin haberin var mı..? Kolay mı birini aramak.. ?




     Off off.. Terkedilmek ne ağır, ne kötü, ne çaresizlik verici bir şey.. ! Uzun hava dinlemek, gecenin bir yarısı herhangi bir radyoyu arayarak, âşk hakkında konuşmak ve istek şarkıda bulunmak istiyorum.. Ayrıca üreticilerden rica ediyorum; şişme kadın yapmasınlar, terketmeyen kadın yapsınlar..






Şiir Birikintisi..


Gözlerinin az aşağısında şiir birikmişti..
Elimle sildim şiirleri birer birer..
Yıkadım, geçmedi,
elimde kaldı biraz; gözlerin ve şiirler..




Yağmurlu Kitap..


Kadıköy'de, yağmur damlaları düşüyor, hediye edilen kitabımın üzerine.. Daha ben, kitabın tek bir cümlesini bile okumadan, hayat, kitabı, sular-seller gibi ezberliyordu..


Hani Bazen..


     ... hani bazen karşılıklı olsak bile susuyoruz ya..

     ... hani bazen çok yakındayken bile çok uzağız ya birbirimize..

     İşte o zamanlar, susarak, konuştuklarımızdan daha çok şey anlattığımızı düşünüyorum birbirimize.. Hele sen, ağzını ve kalemini hiç oynatmadan, bana öyle şeyler anlatıyorsun ki, her anlatımında gerçeklerle yüzleşiyor ve kendime geliyorum..

     Susarken hiç bu kadar geveze olmamıştık biz.. Hiç bu kadar gerçekçi olmamıştın bana karşı..

     Susuyoruz, konuştuklarımızdan daha çok şey anlatarak.. Dinliyorum; hiçbirşey duymayarak..



Türkü Tadında İlyas SALMAN..



Bilen bilir bendeki türkü sevgisini; özellikle uzun hava hayranlığını.. Türkü tadında yaşamak istemişimdir her zaman ; bir o kadar duygulu.. bir o kadar muhafazakâr.. bir o kadar coşkulu..

     Dün gecenin bilmediğim zamanında, bilinmez sitelerde geziniyordum İlyas SALMAN'ın ismini görene dek.. Hani şu Türk Filmleri'nin saf ve iyi yürekli delikanlısı.. Bizi güldüren, bazen hüzünlendiren Anadolu yiğidi.. Hani şu "çirkinliği " dolayısıyla bazı yönetmenlerin iş vermediği adam.. İlyas SALMAN..

     Yıllar önce Ardahan'da elime geçmişti ilk kaseti.. Kaset kapağında Yeşilçam'ın ölüm döşeğinde olduğunu belirterek özür diliyordu kaset çıkardığı için.. " Ekmek Parası için.. " diyordu..  Dinlediğimde hayran kalmıştım sesine.. İçten söylüyordu herşeyden önce.. Söylerken karşıdakine hissettirebiliyordu.. Acılarla yoğrulmuş bir ses tonuna sahipti ve hemen beni kendine bağlayabildi..
 
     Yıllar sonra Ayvalık'ta bir arkadaşımda gördüm kasetini.. O da ben gibi İlyas SALMAN hayranlarından.. " İşte gidiyorum çeşm-i siyahım " türküsüne eşlik ettik beraberce.. Hüzünlendik " Celal Oğlan " türküsüyle.. Çok geçmeden birçok arkadaşa sevdirdik İlyas SALMAN'ı.. Toplantılarda hep beraber söyledik Celal Oğlan'ı..

     Sesini duyup da beğenmeyecek insan azdır sanırım.. Tabii illa ki âşk acısı çekmiş olmak gerek.. illa ki açlığı-yoksulluğu yaşamak gerek.. illa ki sevgisine karşılık bulamamak gerek.. illa ki bir şekilde hayattan çelme yemiş olmak gerek.. Modaya ayak uydurmak için ne söylenildiği belli olmayan, kültürden ve insan kalbinden uzak olan " dım tıs dım tıs " türü, ne idüğü belirsiz müzik sevenler, beğenmez, bu yüreğe işleyen sesi ve sahibini..  

     Dün gece yeni bir türküsünü dinledim.. İlk kez duyuyordum bu türküyü.. Türküden önce şiir okuyordu.. Duyunca şiiri ve devamındaki türküyü kalakaldım gecenin bir yarısı sessizce bilgisayarın başında..
 
     Bu şiir, türkü tadında İlyas SALMAN'dan.. Bu yazılanlar O'nun ağzından..

"
...
Bense öylesine büyüyorum herşeye inat
Anamı kök gibi saldım torpağa..
Büyüyorum salya-sümük, pislikler, çişler içinde
Kâh sürünüp kâh ayakta..

Hee duyduğuma göre sizin şehirlerde,
çocuklar, pişip önlerine gelen yemegi yemezlermiş..
e ac değiller de ondan gurban..
Eger ac olsalardı önlerine zıkkımın kökü gelse yerlerdi..

Ben hayatımda üç güzel ses bilirim ;
Anamın sesi,
Sarı gagalı serçe yavrularının sesi,
Bir de tavanın dibinin sesi..
Ee biz de para yoğ da onun sesinin güzelliğini bilmiyik..

Siz hiç " Allah'ım sofradakiler yemek bitmeden doyup kalksınlar !" diye dua ettiniz mi ?
Vallaha ben ettim..
                                                                                             "

     Çakıldım kaldın bilgisayarın başında..  Kimin içi sızlamaz bu sözlere Allah aşkına ?  :

" Siz hiç " Allah'ım sofradakiler yemek bitmeden doyup kalksınlar !" diye dua ettiniz mi ?
Vallaha ben ettim.. "

      Ben hiç böyle dua etmedim.. Sana şükürler olsun ki Allah'ım, ben hiç böyle bir dua etmedim..
 
................................
2006 tarihli bir yazı..

Leyla ile Mecnun, Ya Birbirlerine Kavuşsalardı..?


     Rahmetin bol olsun Fuzuli, ne büyük bir eser bıraktın bizlere..

     Leyla ile Mecnun'u bilmeyen yoktur sanırım.. Rahmeti bol olasıca Fuzuli'nin en büyük eseridir.. Her genç erkek, Mecnun olmaya heveslenir.. Keza her genç kızın kalbinde de biraz Leyla'lık vardır.. Gençler âşık olmayagörsünler, her âşık olan gencin ağzında bu iki isim vardır.. Her filmde, her âşk hikâyesinde, bu ikisinin ismi anılır.. Ferhat ile Şirin de sevmiş ve kavuşamamışlardır ama Leyla ile Mecnun daha meşhurdur.. Âşk acısı çekenlerin sığınağıdır bu iki isim.. Kavuşamamışlardır ve kavuşamadıkları için Fuzuli'nin eseri olmaktan çıkarak, sanki gerçek bir âşk hikayesiymiş gibi dilden dile anlatılan bir hikâye olarak  gelmişlerdir bize kadar..
 
 
     Kavuşamayınca âşık olmak kolay da ya kavuşsaydılar.. ?

     Leyla ile Mecnun veya Ferhat ile Şirin, kavuşsa idi, bu kadar meşhur olurlar mıydı..? Muhtemel bir senaryo lazım bize ve muhtemel bir senaryo için sarıldım kalemime.. :

     Mecnun, Leyla'sına âşık olmuştur.. Âşık olur-olmaz, mecnun olmuştur.. Kendini kaybetmiş, Leyla'nın peşinden koşar olmuştur.. Gün gelmiş, Leyla'ya açılmış ve Leyla'sından karşılık görmüştür.. Lakin kızın babası yanaşmamaktadır bu birlikteliğe.. Mecnun, mecnunluğu ile meşhur olmuş ve çöllere düşmüştür Leyla'nın âşkı sebebiyle.. Kızın babası, araya giren hatırı sayılır insanların da etkisiyle, imana gelmiş ve nihayetinde vermiştir kızını mecnun olmuş Mecnun'a..

     Düğün yapılmış, Leyla'sının âşkı sebebiyle mecnun olan Mecnun, yeniden kendini toparlamaya başlamıştır.. Artık mecnun olmaktan kurtulmuş; yeniden aklı başında bir adam olmuştur.. 

     Aradan yıllar geçmiştir..

     Leyla, iki çocuk annesi bir kadındır artık.. Gençliğinden ve güzelliğinden eser kalmamış, göğüsleri sarkmış, kalçası büyümüş, selülitleri artmış, saçına-başına-giyimine özen göstermeyen bir kadın olmuştur.. Tüm günü evde çocukları ile geçmekte ve ev kadını olması sebebiyle akşam gelecek olan kocasına yemek hazırlamaktadır.. Hayatı sıradan olmuştur ve artık onun için kendini çöllere vuran, akıllı iken âşkı sebebiyle mecnun olan biri yoktur, bundan sonra da olmayacaktır ve Leyla bunun bilincindedir.. 

     Ya peki Mecnun.. ?

     Mecnun, mecnun değildir artık.. Ne kendisini çöllere vuran âşıktır ne de âşkı sebebiyle kendini kaybeden bir adam.. O, artık bir babadır.. Düzenli bir iş bulduktan sonra evini geçindirmek için gündüzleri çalışan; akşamları, çocuklarıyla vakit geçiren, bazen televizyon karşısında uyuyup kalan, uyurken horlayan, akıllı bir adam olmuştur.. Mecnun artık takım elbise giyinir olmuş, göbekli bir vücuda, seyrelmiş saçları sebebiyle çıplak bir kafaya sahip olmuştur..

     Birbirlerine âşık olan, birbirlerinden başka  gözleri hiç kimseyi görmeyen bu iki insan; ev derdi, çocukların sorunu, odun-kömür derdi, kredi kartı, faturalar derken birbirlerinden kopmuş ve tekdüze bir hayat yaşamaya başlamışlardır.. Çoğu zaman kavga edip, birbirlerine düşman gibi bakmaya başlamışlardır.. Kavga sırasında Leyla, Mecnun'a haykırır : "Güzelliğimi senin için harcadım, yazıklar olsun sana.." Mecnun, Leyla'ya bağırır : "Senin için çöllere düştüm, mecnun oldum, olmaz olaydın.." diye..
......................

     Birbirini seven insanlar, birbirlerine kavuşunca, senaryo hiç değişmez.. Hep, böyle olagelmiştir.. Muhtemelen bundan sonra da böyle olacaktır.. Büyük ozan, Âşık Veysel'e sormuşlar, "Âşk nedir..? " diye.. "Kavuşamazsın, âşk olur." demiş  büyük ozan..
 
     Eğer bir hikâyede, âşıklar birbirlerine kavuşuyorlarsa, ne gökten üç elma düşer; senin-benim başıma ne de anlatılacak bir Leyla ile Mecnun kalır yarınlarda.. Bu sebeple ;
 
     İyi ki kavuşamamışsınız; Leyla ile Mecnun..
 
     İyi ki kavuşamamışsınız ; 
     Ferhat ile Şirin..
     Kerem ile Aslı..
     Arzum Onan ile  <Çocuk > ..



Su Geçiren Defolu Beden..


Devir, bize söylenilen, o beşyüz sene önceki devir değil.. Az para verip, kaliteli bir şey alamıyorsun artık.. Eğer kaliteli bir şey almak istiyorsan; çok ama çok para vermen gerekiyor..

...Ben, yaklaşık otuziki sene evvel, cimrilik yaptım.. Ve yaptığım cimriliğin acısını şimdi çekiyorum..

Yaklaşık otuziki sene evvel, ruha giydirmek için beden satıyorlardı.. Ucuz olsun diye bedenime çok para vermek istemedim.. Bedenim için "kaliteli" dediler, "su geçirmez" dediler, "dayanıklı" dediler.. Ben de ucuz olsun diye çok incelemeden, onların dediklerine inanıverdim.. Tüm bedenime, toplam 'Beş para' verdim..

Gel gör ki; 'Beş para' vererek, "kaliteli, dayanıklı, su geçirmez" denilen bir bedene sahip olmak isterken, "defolu", "beş para etmeyen", "su geçiren" bir beden satın almışım..

Kar yağarken fazla sorun yoktu.. Yağmur yağdı; bedenim su geçirmeye başladı..


Kar Yağdı; Böyle Oldu..


     İstanbul'da yaşamayan hiç kimse "Ben eziyet çekiyorum.. İşkence görüyorum.." demesin.. Çektiği şeyi eziyet, gördüğü şeyi işkence sanmasın.. Gelsin İstanbul'a, yağmurda veya kar yağışında, bir kez trafiğe çıksın, görsün anasının külotlu çorabını..

     Öyle bir şehirdir ki Şehr-i İstanbul; yaşamak mucize olmuş burada.. Kaldırımda yürürken, yukarıdan başına her an birşey düşebilir; bazen pankart olabilir bu, bazen saksı.. Bazen ev temizliğinde kullanılan pis su, kova ile dökülür kafana.. Bazen de manyağın biri, kafana, siyah poşetin içinde çöp atar, balkondan aşağıya.. Sabırlı isen "Yarabbi şükür" dersin, cesaretli isen ana-avrat düz gidersin..

     Öyle bir şehirdir ki Şehr-i İstanbul; en olmadık yerde son nefesini verebilirsin kör bir kurşun ile.. Bazen evinde televizyon seyrederken kurşun gelir bulur seni, bazen balkonda iken.. En fenası ise sevgilinin dudaklarına yumulmuşken.. Öyle bir yerde bulur ki ölüm seni ve öyle bir sebeple olur ki, ölüm bile şaşar bu kadar tuhaf olmasına..

     Öyle bir şehirdir ki Şehr-i İstanbul; güleryüzlü, takım elbiseli bir adam, sana birşey sorduktan sonra, çok geçmeden ya dolandırır seni ya da ırzına geçer; yaşına, cinsiyetine, mevkiine bakmadan..

     Öyle bir şehirdir ki Şehr-i İstanbul; bir günde zenginken fakir düşebilirsin, fakirken zengin olabilirsin.. En güvendiğin insan katil çıkabilir, en korktuğun insan baban olabilir..

     Öyle bir şehirdir ki Şehr-i İstanbul; yağmur yağdığında ilerlemeyen trafikte bir kadına âşık olabilir, bir kaç saat sonra evlenebilir, otobüsün arka dörtlü koltuğunda gerdeğe girebilir ve o trafikte iki çocuk babası olabilirsin.. Üstelik tüm bunlar yaşanırken, trafik 50 metre akabilmiştir ancak..

     Öyle bir şehirdir ki Şehr-i İstanbul; her sabah kalkar, tüm pisliklerine ve karşılıksız olduğunu bilmene rağmen bir kez daha âşık olursun bu şehre.. İşte o zaman anlarsın; birini sevmişsen, sevdiğin kişinin, ne kadar iğrenç, kötü, işe yaramaz olduğuna bile bakmayacağını..  Sevmişsindir ve senin için dünyanın en harika insanı odur.. Ben de sevdim işte; dünyanın en harika şehri, bu şehir bence..



Muhtar Adayı Kutup Ayısı..


Şehr-i İstanbul'umuzun değerli sakinleri; hava soğuk, yarın kar bekleniyormuş.. Üşüyor musunuz..? Ben üşümüyorum..  ! Bir kutup ayısı, soğuğa karşı ne kadar umarsızsa, ben de şuanki İstanbul'un havasına karşı o kadar umarsızım..

Üşümüyorum.. Yapacak bir şey yok.. Allah vergisi bir yün kazak var üzerimde.. Halk arasında "kıl" dense de, Mevlam, soğuk günler için seçkin kullarına özellikle ihsan etmiş bu "kıl" olarak tabir edilen nesneyi.. Hatta zannedersem ben, Mevla'nın en seçkin kuluymuşum ki; göğsümde, kollarımda, bacaklarımda, sırtımda çıktığı yetmiyormuş gibi gözlerimin içinden bile kıl çıkıyor.. Bir insan evladının bu kadar kıllı olmasına imkân olmadığına göre ve küçüklükten beri annem-babam sürekli gözlerimin içine bakarak "seni ormanda bulduk" diye itiraf ettiklerine göre, ben insan yavrusu değilim.. Bana hep "onun-bunun çocuğu" derlerdi.. Demek ki "o", "bu" diye tabir edilen kişilerden biri Ayı Yogi veya ismini bilmediğimiz bir kutup ayısı imiş ve ben de onlardan birinin yavrusuymuşum..

Hayır, benim anlamadığım, vücudumun her bir santimetrekaresinden kıl çıkıyor da kafam gün geçtikçe neden kıllardan arınıp ten rengine bürünüyor.. ? Sizin anlayacağınız ifade ile; her yerimi kıl basmışken, ben neden kel kaldım arkadaş ya..!

O kadar insan evladı varken; kıllı, kel, göbekli biri olarak Türk erkeklerini temsil etme görevi neden bana verildi..?  Üstelik sigaradan nefret ederim.. Haliyle sigara paketini çorabımın içine de koymuşluğum yoktur.. Bu da demektir ki; Türk erkeklerini de layıkıyla temsil edemeyeceğim.. Peki o zaman bu kıl yumağı olmuşluğumun neden..?

Neyse.. Lafı fazla uzatmaya gerek yok.. Ben, üşümüyorum.. Millet yanımda tiril tiril titrerken, ben lay lay lom yapıyorum.. Utanmasam, şort ve penye ile dolaşacağım.. Sonra bana diyorlar ki; "Neden kış mevsimini seviyorsun..?" Ben sevmeyeyim de kim sevsin.. ! Üşümüyorum ki.. Yaz mevsiminde, çok terliyor olmamın sebebi de esasında kutup ayısından insanlığa doğru evrimleşmeyi yarım bırakmış olmam yüzünden.. Vücudumun birçok yerini kıl kapladığından, bu kıllar da battaniye görevi gördüğünden, yaz mevsiminde şarıl şarıl terliyorum.. Haliyle yaz mevsimini sevmiyorum.. Bir de denize gittiğimizde, yanımızdan cıvıl cıvıl bikinili kızlar koşarken, arkadaşlarımın "hadi yünlü kazağını çıkar da denize girelim" diye benim kıllarımla alay etmesi sebebiyle yaz mevsimini sevmiyorum.. O arkadaşlarımla alay etme sırası sadece kış mevsiminde bana geçiyor ama o eşek sıpalarının hiç birini soğuk havalarda etrafımda göremiyorum..

Çok uzattığımı biliyorum ama bu cümleleri boş yere uydurmadım ben.. Sosyal bir yazı bu.. Sosyalliği de alttaki paragrafta gizli :

Malum; yarın, Şehr-i İstanbul'a kar geliyormuş.. Yakacak odun-kömürü olmayan, doğalgaz faturası yüzünden kombiyi çalıştıramayan halkım,  gelip beni bulabilir, bana sarılabilir ve yünlü kazağımın sınırsız sıcaklığıyla soğuktan korunabilir.. Bu da insanlarımıza benden bir hizmet olsun.. Bu hizmetten sonra seneye de muhtarlığa adaylığımı koyacağım; bilginiz olsun..


Uzaktaki Olmaz.. Yakındaki Hiç Olmaz..


Bugün o kadar çok gezdim ki.. Şuan ayaklarım da sırtım da ağrıyor.. Eve girip de televizyonun karşısındaki çekyata boylu boyuna uzanmasam; ne kadar yorulduğumu fark etmeyecektim.. Ben o çekyata uzandım ve tüm günün yorgunluğu vücudumu sardı..

Önce Sultanahmet'in oralara gittim.. Sağda-solda gezdikten sonra yürüyerek Eminönü'ne geçtim.. Balık-ekmek yiyip, turşu suyunu da içtikten sonra Taksim'e doğru yürümeye başladım.. Taksim'de birkaç mağaza gezdikten sonra Karaköy'e indim ve vapura binerek Kadıköy'e geçtim.. Sahil yolundan Moda'ya çıktım.. Orda bir çay içtim.. Sonra Bahariye Caddesi'nden aşağıya inerek, Kadıköy'de her zaman gittiğim tatlıcıda künefe yedim.. Sonrasında yeniden vapura binerek Eminönü'ne geçtim.. Oradan otobüsle, nihayet, kazasız-belasız eve vardım.. Sonra da yorgunlukla ve ağrılarla boğuşur oldum..

Gezerken, geçen sene aldığım yırtık-pırtık, mavimsi bir kot vardı üzerimde.. Ayaklarımda, kahverengi spor bir ayakkabı, üzerimde kırmızı kareli bir gömlek, onun üstünde ise siyah kapşonlu deri mont vardı.. Üç haftadır kesilmeyen sakallarım da cabası.. Biçimsiz burnum, yamuk ağzım, kırışmış cildimi de katarsanız bunun içine; tipsizliğin, meymenetsizliğin ve çirkinliğin had safhasındaydım sizin anlayacağız..

Ellerim cebimde çok yürüdüm.. İçimden türkü falan mırıldanmadım.. İnsanların yüzlerine falan da bakmadım.. Montun kapşonunu kafama geçirdim ve normalden daha da kambur bir halde yere baka baka yürüdüm.. Uzun zamandır hiç bu kadar çok ve hiç bu kadar ciddi konular düşünmemiştim.. Bir ara kederlendim.. Sonra "Ben niye hep yalnız yürüyorum, niye bu kadar asosyal biriyim, niye bu kadar insanları kendimden kaçırıyorum..?" diye düşünerek, kederimin üstüne keder bindirdim.. Tam "Hayat üç numara büyük geliyor bana" diye üzüntüye boğuluyordum ki; "Şükür bu halimizi de..." deyip Allah'a şükrettim.. Sonra kalbim yatıştı.. Ki zaten Allah,  Rad Suresi'nde, mealen demiyor muydu; "Kalpler, ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" diye..?

Ne düşündüm biliyor musunuz..? Uzaktakini ve yakındakini düşündüm.. Değerlendirdim.. Ölçtüm, biçtim.. Bir arpa boyu yol katedemedim..


Uzaktaki olmaz.. Çünkü ;


  • Ailesi istemiyor, karşı geliyor.. Bundan sonra isteyecek ve rıza gösterecek de değiller.. Ailenin huzursuzluğu ömür boyu üzerimizde olacak.. Ki yalan yok; artık ben de onun ailesinden fazlasıyla soğumuş durumdayım.. 
  • Ev kredisi, faturalar, kredi kartı derken zaten maaşımın çoğu çıkıp gidiyor benden.. Bir eve bakabilecek mali gücüm yok.. Durum böyle iken, birinin sorumluluğunu alacak güveni bulamıyorum kendimde..  
  • Sevdiğini hissettiriyor ancak nasıl desem, pısırık bir sevgi.. Oysa ben, yırtıcı bir sevgi istiyorum.. Sadece kendi seviyor, çevresini etkisi altına alamıyor.. Ki seviyor mu, takıntı mı o bile belli değil.. Daha önce hayatıma girenlerle mukayese ediyorum ve ilerisi için bir türlü güvenemiyorum.. 
  • Benle ailesi arasında bir tercih yapmasını isteyemem.. Çünkü ileride benimle olduğu için pişman olacak.. Bir gün uyanacak, yatağın diğer köşesinde ben olacağım, bana bakacak, "Keşke..." diye başlayan pişmanlık dolu bir cümle kuracak... Bu olacak.. Bunun olacağına eminim.. Haliyle ailesini bırakıp bana geldiği için pişmanlığını içinde tutacak, dile getiremeyecek.. Ben bakışlarından anlayacağım pişmanlığını.. Sonrasında mutsuzluk, huzursuzluk, vs vs vs..Karamsar yanım kurmuyor bunları.. Bunların olacağını biliyorum..
  • Ben, herşeye ve herkese rağmen bana sahip çıkacak birini ararken, sevgisini veya takıntısını -artık herneyse-- içinde yaşayan biriyle olamam.. Pısırık bir sevgi, olmayan özgüvenimi iyice yer ile yeksan eder.. 
  • Anem-babam benimle yaşayacak.. Haklı olarak annemi babamı istemeyecek.. Haliyle ben de onu istemeyeceğim.. 
  • Uzaktaki olmaz.. Artık olmaz işte...

Yakındaki olmaz.. Çünkü  ;
  • Sevgisi daha bir belirgin fakat kontrolsüz.. Güven vermiyor..  Şimdi severken, yarın sövüp-sayıp çıkıp gidecekmiş gibi duruyor.. 
  • Ailesini ikna etmiş durumda ama ailesinin ve kendisinin yaşayış tarzı ile ailemin ve benim yaşayış tarzımız kesinlikle uyuşmamakta.. 
  • Maddi durumu benden daha iyi.. Haliyle beklentileri de fazla olacaktır.. Oysa ben, onun beklentilerini karşılayacak durumda değilim.. 
  • Yurtdışında yalnız yaşamış olması ve ailesinin özgür bırakması sebebiyle olsa gerek; özgüveni fazlasıyla yüksek.. Evlendiğinde, "ev kadını" olmasını beklemek hâyâl..
  • Annemi-babamı baş tacı edeceğini, beraber yaşayabileceğini söylüyor ama yaşayış tarzı, aile yapısı, çok ama çok kısa zaman sonra annemi-babamı istemeyeceğini gösteriyor.. Suçlamıyorum.. Her kadın kocasıyla aynı evde yalnız olmak ister ama birinin benim annemi-babamı istememesi demek; beni de istememesi demek..  
  • Çok iyi anlaşsak da cicim ayları denilen aylar bittikten sonra mutsuzluk baş gösterecek..Haliyle yakındaki olmaz.. Olmaz işte...

Ben, daha önce, gezerken böyle şeyleri düşünmezdim.. Elimi cebime koyar, içimden türkü mırıldanırken, yanımdan gelip geçen hatun kısmına bakar, kafaya birşey takmamaya çalışırdım.. Artık böyle ciddi ciddi konuları düşünür oldum.. Haliyle başım ağrıyor, uyku tutmuyor..

Hayatan elimi-ayağımı çeksem.. Günübirlik yaşasam.. Kimseyi dert etmesem..

Niye büyüdüm ki ben..?








Selülitli Kadınlardan Hoşlanıyorum..



Bu kadar araştırmacı bir kişiliğim olduğu halde nasıl oldu da araştırma ile uzaktan-yakından ilgisi olmayan bir işte çalışmaya başladım, anlamıyorum..! Benim yerim gazete veya televizyonun haber binaları olmalıydı aslında.. Ben sizin için tüm zorluklara göğüs gererek bir anket düzenledim.. Tamı tamına 5 bayanın ( sanaldaki arkadaşlardan; gerçek hayattan kimse yok)  üzerinde düzenlediğim anket sonuçlarını açıklamadan geçemeyeceğim.. Çok basit bir soru sordum.. " Bir kadın olarak en çok nelerden şikayet edersin? " Bekledim ki; "cinsiyet ayrımından, işsizlikten, evsizlikten, aşksızlıktan vb.." gibi sosyal içerikli cevaplar gelsin.. Birkaç tane şık söyledim ve birini seçmelerini rica ettim.. Ne cevap verildi dersiniz : " Selülitlerimden şikayetçiyim.." Bu cevabı beş bayandan üçü verdi.. Genelleme yaparsak tüm bayanların %60'ına tekabül ediyor.. Daha istatistiki yazarsam; her on bayandan altısı selülitlerinden şikayetçi!!! Ah benim sosyal düşünen kafam.. Ah benim akıllanmaz ruhum.. Bekliyorum ki cinsiyet ayrımı gibi bir şey desinler.. Selülitmiş en büyük dertleri!!!   pehhh...


     Yahu ne istiyorsunuz selülitlerinizden, ey hatun milleti? Nedir bu kadar selülit düşmanı olmanıza sebep olan şey?  Yani kalçanızın hemen alt tarafında birazcık girinti-çıkıntı olması sizi niye bu kadar dertlere salıyor ki? Normal olarak selülitli bölgenizi hayatınızda tek bir erkeğe göstermeyecek misiniz? Sahilde bikini veya mayo giyinmeniz hariç, devamlı kalçanız açık gezmeyeceğinize göre selülitli bölgenizi de sadece eşinizin görecektir.. Madem tek bir kişi görecek selülitli olduğunuzu neden bu kadar dert ediniyorsunuz? Yoksa herkese gösterme gibi bir niyetiniz var da bunu dile getiremiyor musunuz? Bana kalırsa; tek bir erkek görecekse, selülitli olmanızda herhangi bir sorun yok.. Haaa içten içe "ya başkalarına da gösterirsem" diye düşünüyorsanız orası ayrı tabi...
 
     Selülitlerini en büyük dert ilan eden siz sayın hatunları rahatlatmak istiyorum :  Ben selülitli bayanlardan hoşlanırım.. Ne o öyle dümdüz ve pürüzsüz bacak.. iğğğ...   hiç hoş değil.. Güzel görünen bacak, girintisi bol olandır.. 

     En büyük sorunları selülitmiş.. Heyy Allah'ım yaaa.. Sallandıracaksın böyle düşünen üç kadını Taksim Meydanı'nda, bak bakalım bir daha selülitten şikayet eden olur mu..


Mutluluk..


Yakışmaz bana.. Bol gelir üzerime, rahat edemem..
Kara kara elbiselerdir, beni en güzel gösteren..
 
 

Denizkızı..

Kadıköy'den Eminönü'ne
geçerken vapur ile
atlayıversem denize.
Dipsiz suyun içinde
sabaha kadar sevişsem
bir deniz kızı ile..
 
Yanımızdan geçen balıklar
utanır bir halde
gülse rezilliğimize..
En büyük orgazmı tatsak suyun içinde..
Bir kere.. Beş kere.. On kere..
 
 

Mavi Saçlı Bulutsuz Yağmur..



Peki neydi o rüzgârı görmeden sallanan ağacın hali..?
Senden miydi, benden mi..?

Tıpkı geçen sene, seninle,
yürürken elele,
bulutsuz havada yağmurun yağması gibi..

Sahi...
          ...Saçların hâlâ mavi mi..?






Burnu Mandallı Süper Salak..

 
Bilim adamlarına olan güvenim yavaş yavaş bitiyor.. Birine veya bir gruba güvenim bitmeyegörsün; saygım da bitiyor, sevgim de bitiyor..

"Bilim" sözlüklerde, 'deneye dayanan yöntemler", "genel geçerliliği ve kesin nitelikleri olan yöntemler..." vb. kelimelerle açıklanmaya çalışılsa da, nedense bir bilim adamının söylediği, bir başka bilim adamı tarafından kabul edilmiyor.. Yumurta veya kırmızı et, kimi bilim adamlarına göre sağlıklı iken, kimi bilim adamlarına göre sağlıksız, tu kaka şeyler.. Haliyle bu farklı görüşler sebebiyle, benim gibi garip, okur-yazarlığı kıt, kelime hazinesi üçü-beşi geçmeyen vatandaşlar da bilime ve bilim adamlarına karşı şüpheyle yaklaşır oldu..

Daha düne kadar, bilim adamlarını baş tacı ediyordum.. Evime gelen bilim adamlarını, kırmızı halılarla karşılar, evde baş köşeye oturtur, onlara en taze cipsi, krakeri, bisküviyi, hiç açılmamış ve asiti kaçmamış kolayı kendi ellerimle arz eder, hatta 'isim şehir' veya tavla veya satranç veya okey oynarken, bilerek yenilirdim.. Çünkü onlar bilim insanıydılar ve başımın tacıydılar.. Ama bugün...

...Bugün bilim adamlarına karşı bir güvensizlik var içimde..

Hava kararmak üzereydi.. Ben Şehr-i İstanbul sokaklarında geziniyor, birdirbir, yakantop, yeditaş, renkli istop, uzun eşek oynuyordum.. Havanın kararmaya yüz tuttuğunu farkettiğimde, eve gitmeye karar verdim.. Küçükken, annem, "Akşam ezanı okunmadan eve gel" diye tembihlediğinden, sakalı beyazlaşmış bir herifçioğlu olmama rağmen akşam ezanı okunmadan eve gelirim.. Kendimi niye böyle şartlandırdım bilmiyorum.. Annem, küçükken, bana niye 'akşam ezanından önce eve gelmem' konusunda tembihte bulundu; onu da bilmiyorum.. Akşam ezanını ben mi okuyacağım, ezanı başkası okuyacak da ben sadece namazı mı kıldıracağım; yıllar yılı bunları hiç düşünmedim.. Ben, sadece, annesinin sözünü dinleyen, hayırlı bir evlat olarak, her akşam ezandan önce eve geldim..

Eve gelip de direkt odaya geçip rahat kıyafetlerimi giyindikten sonra televizyonun karşısında boylu boyuna uzanmıştım ki; evde pis bir kokunun varlığını hissettim.. Bir iki kere burnumla havayı soluduktan sonra pis kokunun dayanılmaz boyutta olduğunu anlayınca, kokuyu takip ederek mutfağa kadar ulaştım.. Mutfak, berbat kokuyordu.. Ben de fi tarihinden beri hep kötü kokmuşumdur ama mutfak benden de kötü kokuyordu.. Kokunun sebebi de yaklaşık yirmibeş gündür yıkanmamış ve mutfak tezgâhını baştan başa ele geçirmiş olan tabak-çanak-çömlekti.. Bu kokuya bir son vermek için diğer odaya geçtim, rahat kıyafetlerimi de çıkarıp yeniden mutfağa geçip bulaşıkları yıkamaya heveslendim.. Yalnız kokuya daha fazla dayanamayacağımı anladığımdan ve evde de maske bulunmadığından, bir mandal ile burnumu kapattım.. Artık sadece ağzımdan nefes alıyordum..

Mutfak tezgahındaki çanak-çömleği, kirlilik durumu, boy ve ebatlarına göre tasniflendirirken, haftalardır kaldığından olsa gerek, bu çanak-çömleğin yosun tuttuğunu gördüm.. Zaten bilim adamlarına olan güvenimin bitmesi de bu çanak-çömlekteki yosunlar sebebiyledir..

Birkaç hafta önce, bilmem hangi televizyon kanalının, bilmem hangi ana haber bülteninin sonunda, 'yosunun, insan cildine iyi geldiğini, cildi gençleştirip güzelleştirdiğini', bir manken kız üzerinde deneyerek gösteren bilim adamını dinlediğimden, ben de "cildim dinlensin, gençleşip, güzelleşeyim" diye, çanak-çömlek üzerindeki yosunu yüzüme sürmeye başladım..

Yosunla, yüzüme, öyle güzel bir maske yaptım ki, görenlerin beni kıskanmaması elde değildi.. Yüzüme sürdüğüm yosun maskesi ile yaklaşık yirmibeş dakika evin içinde dolandım durdum.. Mask filmindeki gibi yosunu temizledikten sonra yosun maskesinin altından, kötülerin düşmanı, iyilerin dostu, genç kızların sevgilisi bir süper kahraman çıkmasını bekliyordum.. Hatta o kadar inanmışım ki; cildimin her geçen saniye gençleştiğini, çirkin suratımın yerine dünyanın en yakışıklı erkeğinin suratının geçtiğini falan hissediyordum.. Süper kahraman olursam, bulaşıkları yıkamama gerek kalmadan, gözümden çıkan bir ışıkla veya bir üfürükle, kirli ve pis kokulu bulaşıkların tertemiz olacağının hâyâlini kuruyordum..

Yirmisekizinci veya yirmidokunuzcu dakikada, yüzümdeki yosunu temizlediğimde, değil bir süper kahraman, bir süper salak olduğumu anlamam uzun sürmedi.. Aynaya baktım, surat gene aynı surat : Tipsiz, çirkin, kıllı, işe yaramaz.. Süper kahraman olmaya o kadar inanmışım ki; burnumdaki mandalı bile çıkarmadan, kendime yosun maskesi yapmışım.. Süper kahraman olarak dünyaya hizmet edemedim ama Burnu Mandallı Süper Salak olarak dünya tarihine geçtiğimden hiç kuşkum yok..

Düştüğüm bu salak durum sebebiyle kendi kendime hayıflanıyordum ama yine de bu salaklığıma kimse tanık olmadığı için içten içe seviniyordum.. Sonra burnumdaki mandalı çıkardım.. Hay çıkarmaz olaydım.. Berbat bir koku... Kötü bir koku... Tiksindirici bir koku... İğrenç bir koku... !

Burnumdaki mandalı çıkardıktan sonra aradan geçen üçbuçuk saatte, yedi kere duş aldım.. Onbeş kalıp sabun bitirdim.. Parfümler, losyonlar ve buna benzer bir sürü hijyen saçan madde kullandım; yine de pis koku beni terk etmedi.. Bu kokudan kurtulmak için geriye iki seçenek kaldı.. : İlk seçenek olarak, az sonra yüzüme çamaşır suyu dökeceğim.. O da işe yaramazsa, ikinci seçenek olarak, yüzümü kezzap ile temizlenmeye çalışacağım..

Velhasıl-ı kelam...

Eyyyy bilim adamları.. Bilim insanları.. Bilim hatunları.. Bilim ablaları.. Bilim amcaları.. Bilim teyzeleri..!

Hani yosun, cildi dinlendiriyordu, gençleştiriyordu, güzelleştiriyordu.. ?????? Size inandık, sizi dinledik, yapmamız gerektiğini söylediğiniz şeyi yaptık diye, bu hale mi düşecektik..? Yazıklar olsun sizin 'bilim insanı' etiketinize.. !

'Süper kahraman' beklerken, yosun maskesinin altından çıkan surata bakın üleynn..!!!